Van, Diyarbakır ve Mardin belediyelerine kayyım atanmasına verilen tepkiler çeşitli oldu, Erdoğan’ın İstanbul çıkışıysa bu tartışmaları bambaşka bir yöne çekecek gibi. Herkesin farklı fikre sahip olduğu bu konuyu daha farklı bir alandan işleyelim ve gelecek(te yapılacak kayyım atamalarının sebep olacağı) tartışmaların daha verimli olabilmesine belki biraz yardımcı olalım. Konumuz yasallık ve meşruiyet.

Yasallık Sorunu

1950 yılında yazdığı Yasallık Sorunu başlıklı makalesine, eski bir NAZİ olması nedeniyle akademik unvanları elinden alınıp üniversiteden (bence haksızca) uzaklaştırılan Carl Schmitt, şu soruyu sorarak başlar: Alman bürokrasisi neden Hitler’i takip etti?

Schmitt’in cevabı şu kadar kısa ve nettir: Çünkü onlar için Hitler’in iktidara gelişi yasadışı değildi – tıpkı Almanların büyük çoğunluğu ve yabancı hükümetler için yasadışı olmadığı gibi. Makalenin tümünde verdiği mesaj tartışmalı olsa da bu cevap hayli önem taşır.

Yasalar, güç sahiplerinin devlet, toplum ve ekonominin işleyişini düzenlemek için koydukları ve bunların uygulanışının devlet aygıtınca gözetildiği kurallar olarak tanımlanabilir. Pozitivist düzende görünmeyenlerin görünen üzerinde, en azından teoride, bir etkinliği yoktur. Bunun sonucu olarak yasa en üstün kuraldır zira bu kuralı en üstün kural yapıcı, yani devlet koymuştur. Tabi bu yalnızca kağıt üzerinde geçerli bir argüman olarak kalmıştır, kalmaya da devam edecektir. Fakat geçerli olmaması bu argümanın kullanılmadığı ve etkin olmadığı anlamına gelmez. Buna aşağıda bakacağız.

Yasallık ise yasaya uygunluk olarak tanımlanabilir. Yani yasal olan, yasaya uygun olandır.

Devletin koyduğu kurallar en üstün olanlar ise şöyle bir ikilemde kalırız: Yasal olan meşru değilken ne yapmamız gerekir? Bu soruyu cevaplamadan önce kısa bir tartışma açalım.

Yasallık ve Meşruiyet

Meşruiyet tanımlanması zor bir kavram olsa da hemen hemen tüm tanımlarda bir şekilde zor değil rıza yoluyla otoriteye boyun eğme ve otoriteyi kabul etme tarafı bulunur: Meşru olan, gönülde ve akılda bir karşılığı bulunandır.

Yukarıda andığım makalesinde Schmitt, modern devletin kiliseden uzaklaşmasının sonucunda yasallığın meşruiyetin önüne geçtiğini söyler. Eğer Kant yaşasaydı, yine aynı şeyi söyler fakat kilise yerine doğadan bahsederdi. Yani kanun koyucuların üzerinde bir kanun koyucuya atıfta bulunulurdu – tıpkı ülkemizde Allah’ın kanunlarını bırakanlara kızılması veya insanlıktan dem vurulması gibi.

Meşruiyetin birden fazla kaynağı olabilir ve her kaynak kendi kanunlarını yaratır. Yasallık, meşruiyet kaynaklarının da dilediği fakat yalnızca kendilerine özgü kılmayı amaçladığı bir hedeftir: Ne zaman ki yasalar en/tek üstündür ve meşruiyet kaynağı bu yasaların kaynağıdır, o zaman her şey iyidir ve güzeldir.

Politik felsefede devlet çok yapay bir kavram ve olgu olduğu için meşrulaştırılmaya çalışılır. İngilizce non-voluntary, yani gayrı-iradi bir yapı olan devlet; ataların bir araya gelip rızayla devleti kurduğu, devlet olmazsa anarşinin olacağı, devletin birliğin kaynağı ve sebebi olduğu gibi mitler üzerinden kendini meşru kılmaya çalışır ve bu mitler sayesinde de yasalarına boyun eğilmesini talep eder. Bu talep, dinlerin ilahi hükümlerinin dünyayı ve evreni yaratan, kuşatıcı ve kapsayıcı akıl tarafından sunulan yasalara boyun eğilmesi talebinden hiç farklı değildir. Her ikisinde de görünmeze ve bilinmeze bir atıf vardır. Her ne kadar günümüze pozitivizm rüzgârları hala esmeye devam etse de bu ötedeki hayâli kaynaktan hala kurtulabilmiş değiliz.

Meşru Olmayan Yasa, Yasal Olmayan Meşruiyet

Zurnanın zırt dediği yere geldik. Üzerine koskoca bir literatür olan yasallık ve meşruiyet konusunu birkaç kısa paragrafta özetleyebilir olmasam da akılda kalması gereken noktaları andım, bu yüzden devam edelim.

“Her yasa meşru mudur” sorusuna vereceğimiz cevap, devleti veya devletin başındakileri bir meşruiyet kaynağı olarak görüp görmediğimize göre değişecektir. Ben, devleti bir yaptırım ve zorlama aracı olarak görenlerdenim. Beraberinde Kantçıyım, yani insanların doğru eyleme üç buyruk üzerinden ulaşabileceklerine inanıyorum. Yani benim için devlet bir meşruiyet aracı değil, bu nedenle her yasa sorgulamaya açık, hatta belki muhtaç. Bunun sebebini hemen anacağım.

(Bizce) meşru olmayan yasalara karşı ne yapabiliriz? Bunun cevabı, gerçekçi olduğumuzda, önce sokaklara çıkıp bu yasaların geri çekilmesini dilemek, bu işe yaramazsa hükümeti ve/ya devleti yerinden edip yenisini getirmek. Fakat bu o kadar da kolay değil zira devletler kendilerini iki zırhla koruyorlar. Weber’in tanımladığı üzere devlet, şiddet tekelini eline almış olan yapı ve devlet değilseniz haklarınızı almak veya korumak için dahi eylemde bulunmanız durumunda terörist olabilirsiniz. Tabi bu yetmez: Devlet, yani devletin başındakiler, “ortada sıkıntılı bir durum var” derslerse olağanüstü hal denilen meşruiyeti, en azından akademik çevrelerde veya düşünür çevrelerince şaibeli olan durumu ilan edip sözde halkın bir araya gelip oluşturduğu bir yapıyken halka ve halkın haklarına rağmen iş yapmaya yasal bir şekilde devam edebilirler. Yani devlet, hem dayatılan, hem kendini sürekli dayatan bir yapıdır ve bu nedenle ahlaki geçerliliği, en hafif tabirle, sorunludur.

Peki, yasal olmayan fakat meşru olan kurallar? Bunların pek çoğu etik genel başlığında toplanırlar ve yasalara alternatif veya tamamlayıcı olarak görülür ve gösterilirler zira yasa yapıcılar bu kuralları kanunlaştırmazlar. Başka bir deyişle etik muhalefetin veya güç sahibi olmayanların, kanunlar iktidarın kurallarıdır diyebiliriz zira kanun koyucunun da katıldığı etik kurallar kanunlaştırılırlar.

Sonuç Yerine

Kanunlar bazen daha üstün bir ahlaki kaynağa atıfla, bazense sadece işleyişi düzene koymak için devlet aygıtını yöneten veya yönlendirenlerce yapılır. Bunun doğal sonucu olarak da yöneticiler kanuni fakat ahlaki olmayan eylemlerde bulunabilir. Keyfekeder kayyım atamaları bunun örneklerindendir.

Her kanunun herkesçe ahlaki olmasının olasılığı yoktur fakat kanunların ve uygulamaların gerekçelendirilmeleri ile en azından uygulamaların daha kabul edilir olması sağlanabilir. Bunun için ihtiyacımız olan şeffaf yönetim, hukukun egemenliği, insan haklarının önceliği, iyi niyetlilik ve insanları birer araç değil değerli birer varlık olarak görme prensipleri ve kurallarıysa, ne yazık ki, ülkemize uzun süre daha uğramayacak gibi görünüyor.

Close Menu