Erdoğan, geçen yılın son günlerinde kuvvetler ayrılığı önümüze engel oluyor dedi. Bundan çok uzun süre önce Bülent Arınç meclisin Anayasa Mahkemesini kapatma yetkisine sahip olduğunu söylemiş bir isim.

Lütfen biraz geçmişe doğru bakın. Türkiye’nin dışişleri monşerler diyerek aşağılandı. Mahkemeleri sahte olduğu kanıtlanan belgeleri delil olarak değerlendiriyor, buna göre hüküm verebiliyor. Ekonomisi “uçan” bir ülkenin yaptığı sanayi ve bilişim yatırımı sıfır. Bu yetmezmiş gibi halk günbegün ayrıştırılıyor. Ona postal yalayıcısı, buna özgürlük düşmanı, ötekine faşist, berikine komünist deniyor. Ülkede tek bir haklı kişi var: Erdoğan. O’nun izin verdiği ölçüde ve O’nunla aynı düşündükleri sürece diğerleri de haklı fakat tanrı-kral rakipsiz, sorgulanamaz ve kendisine itaatsizlik yapılamaz.

Türkiye, askerinin başına çuval geçirildiğinde başbakanı “ne notası, müzik notası mı?” dediğinde bambaşka bir ülke olmaya başladı. 2007’de “ya siviller, ya askerler” diyerek girilen seçimden ezici bir şekilde birinci çıkıp 2008’de orduyu boşaltmaya ve itibarsızlaştırmaya başladığından beri de bir lider kültü oluştu. 2007’de kuyruğu kıstırmak yerine başını dik tutarak çok büyük bir kumar oynayan Erdoğan, bugün Türkiye’nin yarısı için Yahudilerin beklediği Mesih’ten başkası değil.

Otokratik rejimlerde lider kültünün diğer anlamı seçimlerin anlamsızlığıdır. 2011 seçimlerinde %50 oy alarak başta olan ve herhangi bir rakibi olmayan Erdoğan, önümüzdeki seçimleri kaybetmesi durumunda koltuğunu bırakacak mı?

Buna hayır demek zorundayız. Bırakmayacak. Bırakamaz zira devletin eskiyle olan tüm bağını koparmış durumda. Bir işe başladı ve bu iş, Türkiye’nin mahvedilmesi. Türkiye yok olmadığı sürece Erdoğan ne koltuğunu bırakabilir, ne başladığı eylemleri yarım bırakabilir.

Türkiye’nin yarını bir iç savaş görürse şaşırmamamız gerekli. Tanımı gereği iç savaş en az iki safa ihtiyaç duyar, Türkiye’deyse üç safa sahibiz: Kürtler, lider kültünü takip edenler ve liderin rakipleri. Erdoğan, sahip olduğu polis ve asker gücüyle Kürtleri ezip geçemese bile üçüncü ve parçalı, dağınık ve silahsız olan grubu mahvetme potansiyeline sahip. Bu nedenle Türkiye’nin bir cadı avı yaşaması ve 1933-1939 arasında Almanya’da yaşananları görmesi çok olası.

Hakkını yediği insanların yüzüne arsızca gülmekten kaçınmayan Fethullahçıların iki liderinin birisi olan Erdoğan’ın aklındakinin bir din devleti olmadığını düşünüyorum. Çoğumuzun aksine benim inancım şudur ki Erdoğan Türkiye’yi eski halinden eser kalmayacak şekilde dönüştürme, bu arada kendisini ve etrafındakileri zenginleştirme, sonunda amacına ulaşıp Türkiye mahvolduğunda ve/ya parçalandığında/işgale uğradığında önceden hazırladığı ülkeye gidip kalan günlerini mutlu yaşama ve ailesinin bin yıllık gelirini sağlama almış olmanın verdiği rahatlıkla huzur içinde ölme amacı taşıyor. Türkiye’nin bir din devleti olup olmaması O’nun umurunda değil zira kendisi dindar da değil, Müslüman da değil. Müslümanlık, tıpkı Fethullahçılarda olduğu gibi, sadece bir araç.

Türkiye bugün hala bir diktatöre sahip olduğuna inanmamaya çalışıyor. Umarım yarın bunun farkına varıldığında çok geç olmaz zira tarih gösterir ki hiçbir diktatör gücü başkalarıyla paylaşmaz, hele gücün elinden alınmasına da asla izin vermez.

Bekleyip göreceğiz. Umarım ben haksız çıkarım ve seneler sonra bu yazıya “ne kadar karamsarmışım” diye bakarım. Fakat haklı çıkarsam bunun vebalini taşıyanlardan, ülkemi mahvedenlerden ve benim bugünümü ve yarınımı karartanlardan hesabını sormak hakkımdır ve elimden geldiğince soracağım.

Close Menu