Türkiye’nin Yeni Normali

Hitler’in baş hukukçusu olarak tanınan, 1933’te partiye kaydolduktan yalnızca 3 yıl sonra partiden resmen atılan, 1945’ten sonraki Nuremberg mahkemelerinde akademik unvanları elinden alınan ve bir daha üniversitede ders veremeyen, İngilizce tabirle evil genius, Türkçe meşum dahi Carl Schmitt’in 1927’de yazdığı bir makalenin üzerine inşa edip 1932’de yine aynı adla yayınladığı Siyasal Konsepti isimli kitabında muhteşem analizler ve çıkarımlar vardır. Bunların birisi şudur:

Every norm presupposes a normal. Her norm bir normalin varlığını kabul eder.

Bu cümleyi iki türlü okuyabiliriz. İlk okuma doğrudandır: Normlar (sıradan, tipik, standart olanlar), normal (sıradan) durumlarda var olurlar. Sıradan durumlar sıradan kuralları oluştururlar. İkinci okumaysa dolaylıdır: Normal, normlar değiştirilerek oluşturulur. Sıradan durumların sıradanlığı, normlarla oynayarak gerçekleştirilir.

Türkiye, çok uzun süredir normali değişmiş bir ülke. Erdoğan, 2010 referandumuyla başlayan süreçte yeni bir norm üretti. Kendisine veya hükümetine karşı olanları terörist, vatan haini, darbeci, dış mihrak gibi ağır ve tehlikeli sıfatlarla tanımladı. Normal durumda böylesi sıfatların politik rakibe karşı kullanılması düşünülemezken Erdoğan için yeni normal kendisini tek vatansever, kendisine karşı olanlarıyla vatan haini olarak nitelendirmekti.

Erdoğan’ın yeni normalini oluşturabilmesi için normları değiştirmesi gerekliydi. (Öncesindeki hafif atakları görmezden gelirsek) 2013 yılından beri ülkede (belki tüm) normlar değiştirildi. 2016 darbe girişiminin sonrasında hazırlanan iddianamelerde 2013 Gezi Parkı protestoları bir darbe girişimi olarak hukukçularca tanımlanmaya başlandı. Siyaset ve adalet kurumları Erdoğan’ın normaline uygun normlar ürettiler, toplum da buna göre dönüştürülmeye başlandı ve bu şekilde bugüne ulaştık.

Bugün Türkiye bir ekonomik darboğazın içinde ve ısrarla belirttiğimiz üzere büyük bir krizin ilk sinyallerini görmekteyiz. Hiçbir durumda bu krizden kaçma şansımız yok. En iyi ihtimalle krizden sonrasını kurtarmak için çalışmak zorundayız. Başkanlık seçimi sonrası tek adam olan Erdoğan ise ne yaptığı yanlışları düzeltme, ne kriz sonrasının daha iyi olması için çalışma heveslisi görünüyor. Bunun yerine Erdoğan, Türkiye üzerine oyun oynandığını, bu oyun oynayanların içeride işbirlikçileri olduğunu, bunların vatan hainleri olduğunu söylüyor.

Erdoğan uzun süredir kendisinin Türkiye demek olduğunu söylemekte. Normal bir ülkede infial yaratması gereken Erdoğan’ın eski başdanışmanı, yeni TRT yönetim kurulu üyesi Mustafa Akış’ın aşağıdaki yazısı, yalnızca Akış’ın değil Erdoğan’ın da aklındakini ortaya koyuyor:

Ekonomi, Türkiye’de pek çok siyasetçinin “başını yedi”. Erdoğan, seçmenlerine bir kimlik vermiş olması nedeniyle Demirel veya Ecevit gibi sadece ekonomik zorluklarla hepten vazgeçilebilir birisi değilse de ekonomik krizde kendisi aleyhine kendi seçmeninin konuşacağını ve davranacağını öngörmek zor değil. Erdoğan bu durumda ne yapacak?

Ekonomik kriz hali farklı bir normaldir, farklı normlara ihtiyaç duyar. Dahası, Türkiye’nin kapısındaki, Erdoğan’ca o kadar önemsenmeyen kriz, 94 krizini de aratacak seviyede yaklaşmakta. Erdoğan’ın bu yeni normale cevabı ne olacak?

Bugüne dek muhaliflerini en azı vatan hainliği olan sıfatlarla tanımlayan Erdoğan’ın suçu yine başkalarının üzerine atıp kendisini pür-i pak gösterme yaklaşımında bulunacağını kolayca tahmin edebiliriz. Bu durumda sorumuzu şu şekilde değiştirebiliriz: Yaratılan yeni normalde Erdoğan muhaliflerinin durumu ne olacak?

Korkumuz, Erdoğan’ın bugüne dek güttüğü siyasete devam etmesi. Normal durumda yeni bir normal yaratıp muhaliflerini vatan haini olarak tanımlayan Erdoğan’ın bundan vazgeçme şansı bulunmuyor. Daha zorlu şartların bulunduğu yeni normal durumundaysa bu muhaliflerin üzerine yalnızca sözle değil eylemle gidilmesinin ihtimal dahilinde olmadığını söyleyemiyoruz. Yani Türkiye’nin krizle beraber gelecek yeni normalinde bir muhalif avının başlatılmasından korkuyor ve çekiniyoruz. Yarattığı yeni normalinde seçmenlerini muhaliflerine karşı bileyen Erdoğan hiçbir şey yapmasa dahi seçmenlerinin muhalifler üzerinde yalnızca söylemle değil eylemle de baskı kuracağını korkulu bir öngörü olarak sunabiliyoruz.

Umudum bu korkunun boşa çıkması olsa da Erdoğan her geçen gün yalnızca daha fazla sertleşti, konuşma imkanı olan kimselerle konuşmayı değil kavga etmeyi tercih etti. İşlerin, belki kendisi tercih etmese bile çığrından çıkmaması için Erdoğan’ın yalnızca ekonomik tedbirler alması değil siyaset dilini, siyaset üslubunu ve tarzını da tamamen değiştirmesi, kendi seçmenini kendisinin teskin etmesi gerekli. Aksi takdirde Türkiye’nin bir kırım yaşamaması için hiçbir sebep yok. Bunu, girişte andığım kitapta Carl Schmitt şu kısa cümleyle özetlemiş diyerek bu yazıyı bitirelim:

Parti politikası devlet politikası olduğu zaman iç savaş kaçınılmaz olur.

Umarım Türkiye tekrar kardeşin kardeşi vurduğu günleri görmez. O günlere dönmememiz için bütün yük Erdoğan’ın omuzlarında ve kendisinin yapacaklarına göre geleceğimiz şekillenecek – her ne kadar pek çok şeyi yapmak için çok geç kalınmış olsa da.

Yorum Yapın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Site Footer