Giriş

68’de dünyayı saran hareketler akademide siyaset, felsefe, sosyoloji ve ekonomi alanlarını (da) derinden etkiledi. İkinci Dünya Savaşı sonrasında genişlemekte olan Avrupa ve Amerika ekonomilerinde genişlemenin getirdiği (Batılı) herkes için artan refaha karşılık açılan ekonomik makas daha göze görünür oldu ve bu makasa daha fazla dikkat çekilmeye başlandı.

Siyaset alanında 1971’de John Rawls’un A Theory of Justice’i, 1972’de Peter Singer’ın Famine, Affluence, and Morality’si, 1976’da Amartya Sen’in “Poverty: An Ordinal Approach to Measurement’ı veya 1981’de Ronald Dworkin’in What is Equality’si gibi “en düşkün halde olanların durumunu nasıl düzelteceğiz?” sorusuyla ilgilenen yayınlar bu hareketlerin ardından artmaya başladı. Bugün gelir ve varlık adaletiyle ilgilenen yayınların ekserisi bu soruya doğrudan veya dolaylı cevap aramakta.

Eşitlik-Haysiyet İkilemi

Bu soruya verilen bir cevap önemlidir. Rawls 1971’de (mealen) eşitlik temel hedefimiz olmalı, eşitsizlik ortadan kalkana kadar da eşitsizliği en dar gelirlilerin yararına olacak şekilde düzenlemeliyiz dediğinde Dworkin, gelir/varlık adaleti konusundaki en önemli soruyu (mealen) “iyi ama haysiyeti ne yapacağız?” diyerek sormuştur. Bu sorunun sebebi açıktır: Rawls gibi İskandinav ülkelerindeki liberalizmin teorik babası olan bir isim de, Sen gibi Hindistan’daki fakirlerin durumunu düzeltmek isteyen bir isim de bu insanları baştan aciz, eksik, düşkün olarak nitelendirmişlerdir. Bir hukuk insanı olan Dworkin’in derdi (modern) liberalizmin en temelinde yatan varsayımdır: Her insan eşit haysiyet sahibiyse onlara haysiyet sahibi birer insan gibi davranmalıyız.

Dworkin, bu bakışının üzerinden, eşitliğin önemli olan türünün fırsat eşitliği olduğunu, bunun da ancak eşit kaynaklara sahip olunduğunda gerçekleşebileceğini söylüyor. Yani Rawls eşitlik ve özgürlük ikileminde özgürlüğe daha yakın dururken Dworkin eşitliğe daha yakın duruyor, temelde bir eşitliği sağlamadığımız sürece özgürlük nihayetinde zarar getirir diyor. İkisi de sosyalist olmayan bu isimlerin eşitlik derken kasıtlarının sosyalist eşitlik olmadığını not etmeyi isterim.

Türkiye’nin Dünü

Türkiye, 24 Ocak kararlarına kadar eşitliği özgürlüğün önünde tutmuş bir ülke, yani görece Rawlsçu – her ne kadar Rawls’un aklındaki toplumla ve ekonomik sistemle pek alakası olmasa da. Bu toplumu şu şekilde tanımlayabiliriz: Küçük bir azınlık hariç herkes değişik oranlarda olsa da birbirine yakın şekilde fakirdi ve insanların hayat şartları arasında o kadar da gözle görülür farklar yoktu. Dahası, hayat zordu ama imkansız değildi. Yaşanıp gidilebiliyordu. Bunun en önemli sebeplerinden birisi, bence, şehre göçmüşlerle köy arasındaki bağın kopmamış olmasıydı – hoş, bu bağın kopmaması şehirliler yerine kasabalılar sahibi olmamıza sebep oldu ya, bu başka yazının konusu.

Bu satırların yazarı, iki buçuk yılının bir kısmını Ankara’da Milli Kütüphane’de, kalanını İstanbul’da Atatürk Kütüphanesinde harcayarak önce 1939-2000, sonra yeterli Osmanlıcayı edinerek 1919-1939 yılları arasında dört gazeteyi gün gün okuyarak harcadı. Birinci elden yaşamamış olsam da bu günler hakkında yeterli fikre sahip olduğuma inanıyorum. İlerleyen kısmı bu bilgi üzerinden okumanızı istedim.

Türkiye’nin toplumsal olarak en zor yılları, 1977-1980 arası dönemdi. Kardeş katli dönemiydi, ekonomik zorluklar da zirvedeydi. İnsanın değeri yoktu, canlıyı geçtim artık ölünün dahi değeri yoktu. Sadece ölüyü taşıyan insanların değil tabutun dahi kurşunlandığı bir dönemi gördü Türkiye. Fakat bir şeyi görmedi:

Açlık ve yoksulluk nedeniyle canına son veren insanlar.

Ta ki 1980 sonrası döneme kadar.

Türkiye’nin Bugünü

İki binli yılların başında bir konuşmada bir esnafın “Türkiye’de insanlar sadece açlıktan ölmez. Bir fırıncı illa bir ekmek verir, bir manav illa bir domates verir” sözlerini hatırlıyorum. Bugünse ekonomik zorlukların üstündeki toplumsal ayrışmamız ve insanlığımızdaki derin tahribat nedeniyle bu söz gittikçe geçerliliğini kaybetmekte. Bunun dahası da var: Toplum, sadakaya alıştırılmakta ve bir kısmı sadakayla yaşayan, bir kısmı da sadaka ekonomisinden artık nefret ettiğinden, ama nihayetinde ikisi de insanlığından uzaklaşan iki ekonomik grubumuz var. Üçüncü, zengin olan grupsa zaten ulaşılabilir olmaktan uzaklaşmış durumda.

Türkiye’nin Yarını

İki kısmı birleştirelim. TÜİK’e dayanan Dünya Bankası verilerine göre Türkiye’de gelir adaletsizliği 1994 veya 2002 gibi kriz (ve kriz sonrası) dönemlerdekinden daha yüksek seviyede. Yani ülke zenginleşti dense de bu zenginlik zenginle fakir arasındaki uçurumu artırıyor – başka bir deyişle fakir zenginden daha az zenginleşiyor.

Türkiye’de vergi sistemi Norveç’i veya Finlandiya’yı aratmıyor. Bir Finlandiyalı gibi vergi ödüyoruz. Fakat aldığımız hizmet Amerika ile kıyaslanabilir seviyede. Yani devlet hizmetlerinden bir Amerikalı gibi yararlanıyoruz. Bu iki örnek ülke arasındaki fark şu: Amerika özgürlüğü eşitliğe tercih eden bir ülke. Bu nedenle, örneğin, Amerika’da maaşınız aylık 10.000 dolar olduğunda eli yüzü düzgün bir hayat yaşayabiliyorsunuz zira sağlıktan eğitime her şey paralı ve ateş pahası. Finlandiya’da ise 3.500 Euro ile eli yüzü düzgün bir hayat yaşama ihtimaliniz var çünkü devlet yüksek vergiler uygularken bunun karşılığında Amerika’da ücretli olan sağlık ve eğitim gibi alanlara ücretsiz erişiyor, dahası ihtiyaç durumunda pek çok desteği alabiliyorsunuz.

Amerika ve Finlandiya arasındaki sistem farkı, Gini katsayısı denilen ölçümde şu şekilde karşımıza çıkıyor (Soldaki sayı 0 olduğu zaman toplumda idealdeki komünizmin olduğunu ve kimsenin yekdiğerinden bir kuruş fazla gelire veya varlığa sahip olmadığını, 100 olduğunda ise tüm varlığın tek bir kişinin elinde toplandığını anlıyoruz. Yani sayı ne kadar büyükse daha küçük grupların daha büyük varlığa sahip olduğunu çıkarıyoruz.):

Türkiye bu ekonomik ve toplumsal yapısını ancak Dworkin’in aklındakini yok sayarak, yani insanların haysiyetini yok sayarak gerçekleştirebilir ve sürdürebilir. Bunu gerçekleştiren kimi ülkeler var. En ünlüsü Hindistan olabilir: Dünyanın en büyük 10 ekonomisinden biri olmasına rağmen halkı sefalet içinde. Çin de Hindistan’ın gerisinde durmuyor: Ülkenin altın ve dolar depolaması, askeri yatırımlar yapması ve emperyalist hedefler güdebilmesi için insanlar sefalet içinde yaşıyorlar. Bir kişinin zenginleşmesi için yüzlerce kişi açlıkla, yoksullukla boğuşuyor. İnsanların haysiyeti yok sayılıp sadece devletin, yani devleti eline geçiren veya elinde bulunduran bir grup insanla onların cevaz verdiklerinin haysiyetinin var olduğu eylemlerle gösteriliyor.

Türkiye eğer Hindistan veya Çin gibi olmak istemiyor, İngiltere veya Finlandiya olmak istiyorsa yolunu seçip ona göre ekonomik ve toplumsal programlar uygulamak zorunda. Aksi takdirde halihazırdaki ekonomik yapımız nedeniyle toplumumuzdaki ekonomik uçurum gittikçe derinleşecek, sistemin sürdürülebilirliğini sağlayan adı orta, kendi orta-alt ve alt sınıf sistemi tıkayacak ve bu da toplumsal sorunlara yol açacaktır. Zaten ince bir ip üzerinde yürümeye çalışan Türkiye’nin kararını verip buna göre adımlarını ivedilikle atması gerekmektedir.

Close Menu