Siyaset bilimi literatürünün neredeyse tamamı sakallı, bıyıklı, döşü kıllı heriflerden oluşuyor. Arada tek tük çiçekler çıkmış bu böceklerin arasında. Bunların birisi (ve belki de en önemlisi) Hannah Arendt.

Siyaset “bilimi” literatürüne muazzam katkıları olmuş. İki tanesi benim için çok önemli ve önde geliyor. İlki Lying in Politics isimli, siyasette yalan şeklinde çevirebileceğimiz bir makale. Arendt burada hepimizin bildiği şeyleri tekrarlıyor. Siyasilerin yalan söylemesini çok normal karşılıyoruz, ahlakla yalanı siyasetten çıkaramayız, duymak istediğimizi duyduğumuzdan siyasiler de yalan söylüyor, insan olsak yalancıyı gerçeklerle sustururuz ama insan değiliz…

Vakti zamanında Pentagon Papers diye bir olay oldu Amerika’da. Özetle Vietnam’da Amerika’nın ne ahlaksız işlere giriştiği, resmi evrakla, (bir parça) ortaya konuldu. Arendt de hislenip bu Lying in Politics isimli makalesini yazmış.

Bu yazıda anmak istediğimse bir başka yazısı. Eichmann in Jerusalem diye bir kitabı var. Kitap dediğime bakmayın, aslında mahkeme raporları. Adof Eichmann adında (aslında) sıradan bir NAZİ Arjantin’de Mossad tarafından yakalanıp yeni kurulmuş İsrail’e getiriyor, orada yargılanıyor. Arendt de o yargılamayı hafta hafta raporlaştırıyor, sonunda toplanıp kitap olarak basılıyor bunlar.


Kitabı okumadıysanız okumanızı şiddetle tavsiye ederim. “Bu kadın NAZİ mi Siyonist mi?” diye bir o yana bir bu yana dalgalanıp durursunuz başka bir şey yapmazsanız – ki bu da Arendt’in gücünü gösteriyor: Pek çetrefilli bir konuda ortada kalmayı ve okurunu ikilemlere sokmayı başarıyor.

Bu kitapta ortalama bir insanın aklını alacak şeyler var. Yahudi liderlerinin Yahudileri Almanlara nasıl sattığı, Almanların neler yaptığı, bürokraside ne işlerin döndüğü, sıradan bir Alman’ın ve Yahudinin nelerle uğraştığı…

İki şey ise tüm kitap boyunca sabit duruyor:

  1. Mahkeme, sanık olan Eichmann yerine tüm NAZİ rejimini yargılıyor. Bu, suçun bireyselliğine tamamen karşı. Mahkeme, bu yüzden, meşruiyetini, en azından ahlaki manada, kaybediyor. Sonunda İsrail’de bir defa ve kişiye özel uygulanan idamla da yargılama iyice ahlakdışı bir hal alıyor.
  2. Eichmann olabilecek en sıradan insanlardan birisi. Yahudilerle derdi olmadığını, emirleri takip ettiğini, kendisinin de Yahudi arkadaşlarının olduğunu ve koruyabildiklerini koruduğunu, kendi ölümünün Alman gençlerinin yüzlerinin gülmesine aracı olması durumunda ölmekten mutlu olacağını söylüyor. Yani “masum” bir kişi, bilmem kaç yüz bin kişinin ölümünün koordinatörü. Ne yaman çelişki!

Özetle mahkeme, sokakta göreceğiniz sıradan, pek de NAZİ olmayan, cahil, kof bir kişiyi sanki Hitlermişçesine yargılıyor. Hem mahkeme, hem savunma, hem savcılık makamları meşruiyetlerini, bir şekilde ve bir/büyük ölçüde, kaybediyor.

(Kendisi tarafından değil okuyanlar veya öğretenler tarafından) genelde tek taraflı bir biçimde Eichmann’a atfedilse de tüm kitap boyunca bize tüm insanların ikiyüzlülüğünü anlatıp duruyor ve muhteşem bir terim üretip bitiyor: Banality of evil. Türkçeye kötülüğün sıradanlığı olarak geçmiş.


Bugün etrafınıza bakın. Orada birileri şakşaklıyor, burada başka birileri şakşaklıyor. Öldürülüyor insanlar, bu da şakşaklanıyor; aç bırakılıyor başka birileri, bu da şakşaklanıyor. Kötülük o kadar sıradan, o kadar “banal” bir şey ki bizim topraklarda, kötülük yapan kötülük yaptığını görmüyor, düşünmüyor bile. Eichmann’ın mahkemede dediği gibi: Ben sadece emirleri takip ettim. Şahsi olarak bir alıp veremediğim yok.

Bizim topraklarda da “şahsi olarak bir alıp veremedikleri yok”. Başları bir şeyler söylüyor ve yapıyor, onlar sadece bunları sözle ve/ya eylemle tekrar ediyor. İçlerinde kötü bir amaç yok. Çünkü kötülük o kadar sıradan, o kadar banal ki fazladan kötülük düşünülmesine gerek yok. Kendileri kötü, doğal olarak kötüler.

El kadar çocuğu öldürülmüş bir anneyi yuhalayacak kadar aşağılık bir güruh başka ne şekilde açıklanabilir? Ya da tecavüzü meşru gören?


Kitabı okurken “Eichmann’a o kadar yüklenmemek lazım belki de” diye düşünüyor, Arendt’e bu konuda taraf tuttuğunu söylüyordum içimden. Nihayetinde diyordu ki “emir de olsa nihayetinde insan ölecek. Senin, emirden bağımsız, ahlaki bir sorumluluğun var”. Tamam, ahlaki bir sorumluluğu var ama diyordum, kaçış yolu arıyordum. Nihayetinde Eichmann da asker adam. Emri takip etmese işsiz kalacağı yetmezmiş gibi bir de mimlenecek ve belki canıyla emri takip etmemesinin cezasını ödeyecek. Dahası, Eichmann olmasa başka birisi zaten bu işi yapacak. O ki yapılacak bir iş var, neden O yapmasın ki?

Ne kadar uğraşsam da Eichmann’ı ahlaki yükümlülüğünden kurtaracak bir yol bulamamıştım. Bu biraz şunun gibi: Bir yerlerde uyuşturucu satıcıları var ve para kazanıyorlar. Bu iş her türlü yapılacak diye birilerini zehirlemeye hakkım var mı?

Bugün Arendt’i çok daha iyi anlıyorum. Kendi komşusunun çocuğunu, kendi erini döverek öldüren bir milletten bahsedilince kötülüğün sıradanlığından başka bir şey gelemiyor benim aklıma.

Bu herhangi bir şeyi meşru çıkarır mı? Hayır, çıkarmaz. İçinde kötülük olmaması, yapılan kötülüğü meşru da kılmaz, haklı da kılmaz. Yapılan kötülüktür ve ne acıdır ki, yukarıda da dediğim üzere, kötülük yapma amacıyla yapılmamıştır. Kötülüğe meyyal doğasını “insana” döndürmeyen fakat irfan dersi verenlerin eylemlerinden başka bir şey değildir bunlar.

Allahsız vatan haini terörist Deniz Gezmişler “asker halkın çocuğudur, onlara kurşun sıkılmaz” demişken kendi erini öldürebilen bir milleti kötülüğün sıradanlığından başka bir şeyle tanımlayabilir miyiz?

Close Menu