Türkiye Neden Kendini Doğru Anlatamıyor?

“Türkiye kendini doğru anlatamıyor”. Bir süredir bu cümle çok gözde, çok revaçta.

Cümle iki mesaj veriyor. Bunların ilki doğrudan: Türkiye’nin aslında doğru şeyler yaptığı fakat herkes Türkiye düşmanı olduğu için onların bunu anlamadığı. İkinci mesajsa dolaylı: Türkiye, yanlış bir şey yaptığı zaman bunu allayıp pullayamıyor.

Her iki mesaj da doğru. Bu bize Türkiye’de eksik bir şeylerin olduğunu gösteriyor. Bu eksiklerin biri doğru eylem, diğeri doğru reklamcılar (bu kelimeden kastımı aşağıda açacağım). Ve ne yazık ki her iki eksiğin sebebi de dünya liderimiz ve O’nun hükümetleri ve hükümleri. Kalifiye insanlar en azından 2007’den beri Türkiye’den kopuk. Türkiye bu insanlara ihtiyaç duysa da Erdoğan ve şürekası bunları sustuyor, sonuç olarak da ortada “ama aslında biz çok cici çocuklarız, siz bilmiyorsunuz” diyenlerden fazlası kalmıyor. Gelin bunun sebeplerine biraz bakalım.

Doğru Eylem

Yakın tarihten örnek verelim. Durduk yere İstanbul seçimi tekrar edildi. Sonra seçime birkaç gün kala televizyonda Apo’nun kardeşini gördük. Savunma çok enteresandı: Kırmızı bültenle arandığını bilmiyorduk.

“Koca devlet” kırmızı bültenle aradığı, yani zararlının en zararlısı gördüğü kişilerin kimler olduğunu bilmiyor. İşe gel!

Sonra PKK terör örgütü, YPG de PKK’nın uzantısı. E iyi de iki oy için bunun yöneticisini ekrana çıkaran sensin. Senin hangi eylemine nasıl destek çıkacak aklı biraz çalışan ve/ya tutarlı olan insanlar?

Tutarlılık

Doğru eylem her zaman tutarlı olunarak gerçekleştirilemeyebilir. Örneğin doğru eylem öldürmemektir fakat nefsi müdafaa için öldürülebilir1. Fakat en azından asgari ölçekte bir tutarlılık gereklidir.

Osman Öcalan TRT’ye çıktı. Çok güzel. Bu durumda biz Osman Öcalan teröristtir mi diyeceğiz, değildir mi diyeceğiz? Hükümetin o dönemdeki tavrına bakarsak o kadar da terörist değil canım dememiz lazım. Halep oradaysa Erdoğan’ın sözleri burada. Yetmezse Erdoğan “gazetelerinden” Sabah’ın bir yazarının yazısı da burada.

Dün ak dediğine bugün kara, bugün iyi dediğine yarın kötü diyen bir yapının eylem ve söylemlerini neye göre savunacağız ve destekleyeceğiz? Yani bir zaman Fethullah Gülen dünyanın en iyi insanlarından biriydi, sonra, hadi sebebini bilmezden gelelim, kötü oldu. Birinin iyiliği veya kötülüğü, bir eylemin veya söylemin olumlanması veya olumsuzlanması bir grup insanın, hatta daha da fenası bir kişinin iki dudağının arasındayken, en kötüsü olarak da bu insanın zevkine göre hapsedilme ve alnımıza kara çalınması ihtimali de varken neden konuşacağız?

Uzun cümleyi şöyle de kısaltabiliriz: Erdoğan’ın o anki zevkine göre şeyler söylemekten başka ne şansımız var bizim?

Hukuksuzluk

TRT ekranlarını onurlandıran Osman Öcalan’ın da gizli tanık olduğu Ergenekon yargılamaları vardı. Türkiye’de herkes Erdoğan’ı darbeyle indirmek için bir araya gelmişti. O dönemin gözde gazetecilerinden Nazlı Ilıcak, bir zaman sonra, kendini terörden yargılanırken buldu. Ilıcak’ın iyi öğrencisi Nagehan Alçı ise bugün hala televizyonlarda garip gurup ahkam kesmeye devam edebiliyor.

İkisi de aynı şeyleri söyleyen bu kişilerden biri müebbet alırken diğeri bilirkişi olarak karşımıza konuluyor. Hukuk, söylemlerin bir kişi veya zümrenin işine yarayıp yaramadığına göre hareket ediyor.

Biraz aklı çalışan biri neden hükümetin herhangi bir eylemini desteklesin? Bugün “milliyetçi” kesilmiş gibi davrananların daha birkaç sene önce milliyetçiliği ayaklar altına aldığını biliyoruz. Yarın, bugünün destekçilerinin terörden içeri alınmayacağı ne malum?

Nepotizm

Devlet, görev için yeterli birikime ve bilgiye sahip olan değil birilerinin yandaşı olanlarca doldurulmuş durumda. Kendisine dokunulmayacağını bildiğimiz kimseler var. Bu kimselerden değilsek başımıza ne geleceği belli değil – ki Ilıcak örneğinde gördüğümüz üzere kendilerinden olsak dahi dokunulabiliyoruz.

Beş para etmez kimselerle yan yana gelmek, kendine saygısı olan insanların yapabileceği bir iş değil. Benim Nagehan’la aynı yerde bulunma ihtimalim yok zira kendime, hiçbir şey değilse sadece insan olmam hasebiyle, bir saygım var. Bu nepotik ortamda doğru eylemleri dahi destekleme ihtimalim kalmıyor zira hem nepotizme hizmet ediyorum, hem kendimi ateşe atıyorum. Değer mi?

Dahası. “Bak, X bile destekliyor çünkü Erdoğan her zamanki gibi haklı” denilecek benim üzerimden. Yani doğruya doğru dediğim zaman bunun üzerinden öyle bir genelleme yapılacak ki ben ağzımı açtığıma, kalemimi oynattığıma pişman olacağım.

Not düşelim: Bunu “doğruları da desteklemiyorsunuz, sadece muhalifsiniz” diye anlayacak beyinsizler olabilir. Bu primattan hallice zeka sahibi olanları ciddiye almıyorum, alamıyorum.

Birikmişlik

Hadi her şeyi geçelim. Türkiye’de öyle bir iktidar var ki iyi olan her şeyin yapıcısı ve yaratıcısı, kötü olan hiçbir şeyden ise mesul değil. Kullanıp attığı insanların sayısı belirsiz. Ve bu öyle bir iktidar ki biraz kafası çalışan ve azıcık sorgulayan bir kişiye dahi müsamahası yok.

İyi olan her şeyin kendinden olduğu, kötü olan hiçbir şeyde ise sorumluluk almayan bir iktidarı destekleyerek kullanışlı aptal durumuna düşmeyi kaç aklı yeterince çalışan kişi ister? Yani ben Türkiye’yi inatla sevmeye uğraşıyorum. Bana yaptığı her şeye rağmen Türk adını ve Türk bayrağını yukarıda tutmak istiyorum. Karşılığında “Erdoğan’ı desteklersen iyi, desteklemezsen hainsin” deniliyorum. Söyleyecek sözüm, Erdoğan’ı kendi şürekasından elli kat daha iyi destekleyecek argümanlarım bulunsa da ben neden konuşayım? Nihayetinde ben bir muhalifim, muhalif olduğum için de vatan haininin bayrak taşıyanıyım. Her an satılmaya hazır biriyim – ki zaten hayatım karartılmış, daha beter hale getirmek için de her şey yapılıyor. Ağzımı neden açayım?

İki Kötünün Daha Az Kötüsü

Türkiye’de çok kullanıldığı için içi boşalan terimlerin birini, vatan hainini şurada uzun uzun irdeledik. Oradan bir cümle alalım:

Vatansever kişi, karşılık görme kaygısı bulunmaksızın vatan bellediği toprakların üzerindeki halkın yaşam kalitesini yükseltip ülkesini güçlü kılan kişidir.

Yanlış eylemde susmak kolay. Zaten konuşunca hain olunuyor. Peki, doğru eylemde neden susmayı tercih ediyorum (ve benden değerli pek çok kişi de aynısını yapıyor)?

Bezginliğimiz işin bir yanı. Sürekli hakaret ve aşağılama, hayatın her gün daha da zorlaştırılması, vatan haini veya terörist gibi ağır ithamlar, ülke ile olan bağımızı bayağı zayıflattı. Yukarıda da dedim: Ben inatla ve zorla Türkiye’yi hala sevmeye çalışıyorum – ki ben önemli bir kişi de değilim. Sadece kendi çapımca ülkenin gençleri için bir şeyler yapabilir miyim diye bakıyorum o kadar. Gerçekten/daha fazla işe yarayanların emeği ve zamanı daha değerli ve bu yüzden benden de çok seçici geçirgenler hareket ve söylem konusunda.

Esas konu, en azından benim için, Erdoğan’ın içeride de kullanışlı aptal bulamaması. Gördük ve görüyoruz ki Erdoğan durduğu sürece Türkiye’nin başına iyi şeyler gelme ihtimali yok. Bu, iki kötünün birini seçmeye yol açıyor: Ya hükümeti anlık olarak destekleyip kendilerine daha fazla meşruiyet vermek ve Türkiye’nin uzun vadede zararını artırmak, ya desteği kesip Türkiye’nin kurtulması için bir umut beklemek.

Tabi beyinsizler bunu “Amariga gelsin ülkeye savaş açsın, siz coniler için savaşırsınız” diye anlayabilir. Bu konuyu da daha önce yazdık. Ülke öyle bir durumda ki conilerin ülkeye girmesine gerek yok. Erdoğan memlekette iç savaş (daha doğrusu kıyım) olması için gerekli her şeyi yaptı. Coni sadece fitili ateşler, askerini ölmeye göndermez. Hadi diyelim ki gönderdi. 1919’daki Ankara-İstanbul ikileminde ben Ankara’nın safında olurum. Ne gidecek yerim var, ne ikinci pasaportum – ki bunlar olsa bile Türkiye’de doğdum büyüdüm. Esas hainlerin inatla hain ve terörist diye nitelendirmelerine inatla hayalimdeki Türkiye için uğraşırım yine. Tabi bu Türkiye’nin halihazırdaki Türkiyeden olanca farkı esas sorun.


Hülasa mevzu dönüyor dolaşıyor, Erdoğan’ın “bendenseniz her şey mubah” söylemine ve eylemine, hukuksuzluğa, Erdoğan’ın iyi olan her şeyi sadece kendi üstüne alırken kötü olan her şeyi “iç mihraklar” dahil başkalarına yıkmasına bağlanıyor. “Tüm dünya” Türkiye’ye savaş açmaya karar verse, biz de bir avuç ahmak olarak bunu durdursak Erdoğan ertesi gün çıkıp “benden korktular”, “biz boyun eğmeyiz”, “ben ben ben ben” der, bizi ağzına bile almaz. Belki sonra “neden savaş açtırmadınız” diye içeri bile atılabiliriz. Böyle bir ortamda kim ağzını neden açsın?

Türkiye kalifiye çocuklarına ülkelerini sevdiremedikçe “meramını anlatamamaya” devam edecek – ve bu kalifiye çocukların vatanlarını sevdiklerine ben inanıyorum. Geriye sadece ülkelerini sevdirmek kalıyor. Bunun için de bu ortamı yaratanlardan kurtulmaktan başka yolumuz yok.

Son not – ki bunu da daha önce söyledik: Elindeki az sayıdaki “kalifiye” elemanların tümünün Fethullahçı olması, onlarla arası bozulalı beri Türkiye’nin daha da kötüye gitmesi de Erdoğan’ın aklındaki Asım’la Akif’in aklındaki (ve benim, ve bizim aklımızdaki) Asım’ın ne kadar farklı olduğunu gösteriyor. Akif Asım’ı Berlin’e okumaya gönderiyor, Erdoğan Asım’ı belediyeden ihale almaya gönderiyor. Sonra neymiş, Asım’ın nesliymiş de bilmem neymiş. Şaka gibi değil mi?

  1. Bu konu çok uzun bir tartışmayı açabilir, bu yüzden deşmiyorum.

Yorum Yapın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Site Footer