Leon Festinger, psikolojide 20. asrın önemli isimlerinden birisi, 1954 yılında bir makale yayınlıyor ve makaleye şöyle başlıyor1:

In this paper we shall present a further development of a previously published theory concerning opinion influence processes in social groups. … We shall develop … how the theory applies to the appraisal and evolution of abilities as well as opinions.

Bu pasajın özeti şu: Bu makaleyle insanların yetenek ve fikirlerini ne şekilde değerlendirdiklerini göstereceğiz2.

Makalenin ana fikri ne?

Festinger diyor ki insanlar sosyal hayvanlardır ve kendilerini etraflarına bakarak tanımlar, ona göre beğenir veya beğenmezler. Her ne kadar makalede birçok argüman sunuluyor olsa da (örneğin bir kişi benden çok farklıysa kendimi onunla kıyaslama ihtimalim azdır, bunun sonucu olarak o kişiye karşı düşman dahi olabilirim, esasında sosyal kıyaslama yapıp değerlemeyi yapmadan önce tarafsız ve sosyal-üstü kimi şeylere göre de kendimi değerlendirebilirim, vesair) bizim için önemli olan nokta bu nokta: İnsanlar çevreleriyle var olur ve bu çevre yalnızca akraba, tanıdık veya arkadaş çevresinden değil gözünün ve kulağının uzanabildiği her yerden oluşur.

Bu teori ne işimize yarar?

Özetle şuna: İnsanın çevresiyle var olması ve çevresi üzerinden kendini anlamlandırması demek insanın karar verme sürecinde “kendisinden” “çok” “çevresinin” önemli olması demek. Burada üç kelimenin de tırnak içinde olması işi karmaşık kılan konu olsa da bu özeti analiz edeceğimiz/inceleyeceğimiz toplum grup veya kişiler üzerinde varyeteye soktuğumuzda ve uyarladığımızda işe yarar sonuçlar alabiliriz.

Günlük hayat?

Gavuristanda yeni bir “meslek” türedi: Influencer. Türkçesi etkileyici (belki anlam karmaşasından kurtarmak için etkilendirici de diyebiliriz dilin sınırlarını zorlayıp). Ekserisi mal ve bir baltaya sap olamamış bu abiler ve ablalara firmalar para veriyor ki bu para etmezler daha da para etmezlere “bu losyonu kullandım, sevgilim bana daha da aşık oldu” deyince zihinsel yaşı beşe ulaşamamışlar “bu losyonu almazsam dünyaya göktaşı çarpacak” diyebilsin.

Bu, sosyal karşılaştırmanın belki en saçma ama benim için vurucu bir örneği. Daha gerçek konulara bakınca şunları örnek verebiliriz bu teorinin günlük hayattaki yansımalarına:

  • Vaktinin DP’lilerinin yüzde bilmem ne kadarının Sülocu, sonra Özalcı, sonra Erdoğancı, yarın bilmem kimci olması. Yani ortalama bir Türk, ki aşağıdaki görüntünün kaynağının mesleği hakkındaki tahminlerimi burada belirtmek istemeyeceğim bir “hanımefendi” olması nedeniyle şimdiden özür dilerim, şu kafada yaşar:

Yani bunun sadece az değişiğinin “sokakta bir erkeğin elini tutan kız recmedilsin, erkeğin pipisi kesilsin” diye gezmesinin onda sekiz sebebi Türk’ün özelliğiyken onda ikisi “ulan bu kadar da kötü olmamalı be” denmesidir.

  • Ben gençliğimin sonuna geldim. Yaşım 33. Yani din kuracak yaş aralığında, belki ideal noktadayım. Her nesil gibi benden sonraki nesli boş buluyorum ama önceki nesillerin aksine bunu gerçek bir şeylerle temellendirebiliyorum. Bunun en önemlisi, benim çağdaşlarımı da etkisi altına alan ve beni hayattan bezdiren bir şey: Papağanlık. Herifçioğlunun yerine düşünenler var, o da bunları tekrar ediyor. Bu kadar. Biraz akıllı olanlar çok ezberliyor, ortalama ve altıysa yeterince ezberleyemiyor ve ortada kalıyor. Kişinin olmak istedikleri bir şeyler diyor ve yapıyor, kişi de tekrar ediyor. Ortalama bir Türk’ün kişiliksiz ve karaktersiz olması için harcanan tüm çabanın sonuçlarını biri bir çobanın, diğeri diğer çobanın ardında giden sürülere dönüşerek alıyoruz.

Bunun anlamı şu: Sosyal karşılaştırma kişiye kimlik verebilir, kimliğini değiştirebilir, güçlendirebilir veya, istisnai şartlarda, yıkabilir bir şey. Yani bu evrimci dindar, kapitalist anarşist gibi istisnai bir durum. Bu durumun çok görülmeme sebebi teoride yazıyor: Kişi, kendine benzeyen veya olmak istedikleriyle kıyasa giriyor. Buna bir de ekleme yapalım: Kişi, olmak istemedikleriyle de kıyasa giriyor ve burada maksadı karşıdakini aşağı çekmek oluyor. En azından Türkiye’de. Lambadan çıkan cin “benden ne istersen komşuna iki katı” deyince herifin “bir gözümü kör et” demesi hesabı.

  • Son bir örnek verip bitireyim: Bu popülizm denen şeyi çalışanların içinde bu teoriyi kullananı ben hala görmedim. Halbuki ihtiyaç duyduğumuz şey bundan başkası değil. “Ulan o şerefsizler mutlu ama ben değilim. Biri gelsin, analarını belleyeceğim desin, hemen düşeceğim peşine!” diyen kişileri kitle haline getirenler “popülist” olarak adlandırılıyor. Kökte yer alan isyan ve hıncı da, kendi politik ve ekonomik gelecekleri için insanları nefretle doldurup ülkelerin geleceğini yakanların aslında “o kadar da” “masum” olmadıklarını da anlatan pek yok. Bir gün Avrupa akademisi yıvış yıvış liboşluğu bırakıp realist olmaya başlayacak, vakti de pek uzak değil gibi ya paradigma kayması (paradigm shift) kolay bir şey değil ve akademi denilen “ben ol, benden ol, benden olmazsan uzak ol” diye yaşayan yerde bir paradigma kayması nasıl ortaya çıkacak, o meçhul. Kafası çalışıp paraya doymuş unvanlı birilerinin “yeter bu kadar yalanlar satmak la” demesini beklemekten başka şansımız şu anlık yok gibi zira akademisyen dediğin siyasetçi gibidir: Bir sefer yanlışmışım ama her zaman doğru benim demekten öteye geçmez, geçemez.

Hasılı bu tatlı teorimize kısa bir girişi böylece yaptık. Devamı sizin yükümlülüğünüz. Öğrenin, üzerine de biraz düşünün, varyetelerini yapın. Pişman olmazsınız zira gerçekten kullanışlı ve gerçek dünyayı yansıtan, gerçek dünyadan çıkma bir teori bu.

  1. Makalenin ilk sayfasını ve künyesini buradan görebilirsiniz.
  2. Bu çok gevşek bir çeviri olsa da ana fikri göstermeye yetiyor.
Close Menu