Terimin Tanımı

2002 yılında Journal of Democracy’de “Batı’da ufuk açan” bir makale, Steven Levitsky ve Lucan Way tarafından yayınlandı. Makalenin başlığı “Elections Without Democracy: The Rise of Competitive Authoritarianism” (Demokrasisiz Seçimler: Rekabetçi Otoriteryenizmin Yükselişi).

Bu makale özetle şunu demekte: Demokrasinin bir şekli, bir de esası vardır. Kimi demokrasilerde sadece şekil bulunur (yani oy verme işlemi) fakat esası yoktur (demokrasinin yanında olması zorunlu olan insan hakları ve hukukun üstünlüğü). Bu demokrasiler görüntüde demokrasidir zira seçimler vardır, fakat özünde otoriteryendirler ve otoriteryen rejimlerdeki (tümü değilse bile) çoğu şeyi bunlarda bulabiliriz – ki bunun ne olduğunu vaktinde Vargas isimli bir Brezilyalı siyasetçi çok güzel özetlemiş: Dostlarım için her şey, düşmanlarım için kanunlar.

Her devlet kanunlarla yönetilir. Her devlette meşruiyet göstergesi olarak bulundurulan kurumlar vardır. 1935’te Almanya’da meclis de vardı, anayasa mahkemesi de. İspanya’da Franco başkan olduktan sonra “kimseyi sebepsizce öldür(t)medi” – tıpkı Evren’in “bir sağdan bir soldan” asması gibi. “Her şey yasal sınırlar içindeydi”. Tıpkı Vargas’ın dediği gibi: Düşmanlarım için kanunlar. Bu nedenle bir ülkede kurumların bulunmasını o devletin hukuk devleti olduğuna yormak ancak beyni yeterince çalışmayanların yapacağı bir iştir. Vargas’ın sözünü her Türk’e ezberletmek ve “herkes için kanunlar” dedirtmek zorundayız.

Terimin açıklaması burada son buluyor ve üzerine söylenecek çok şey yok. Avrupalı ve Amerikalı olanlar için çok enteresan olan bir kavram, son on küsur senemizin bir gerçeği. Bu yüzden Türkiye’ye biraz bakmadan önce notumu düşeyim: Ben Türkiye’nin rekabetçi filan olmayan, direkt otoriteryen bir rejim olduğunu, başında bir diktatörün bulunduğunu düşünüyorum. Şahsen diktatörlüklere karşı birisi değilim, tek bir şartla: Atatürk dönemi gibi ilerlemeci olsun, yirmi yıldır yaşadığımız gibi bölücü ve yok edici değil.

Yeni Türkiye

Kitapta yazdığım bir pasajı burada alıntılamak istiyorum.

“Yeni Türkiye’nin nasıl bir ülke olacağını 10 Haziran 2011’de Erdoğan sadece iki cümleyle anlattıysa da pek çok kişi bunu anlamadı. Hopa’daki protestolarda kullanılan biber gazı nedeniyle Metin Lokumcu öldü. Ruşen Çakır’ın ezik bir üslup ve sesle “ama öldü efendim” sözüne Erdoğan sıradan bir “Allah rahmet eylesin” sözünü de çok gördü, olanca sakinliği, farkındalığı ve umursamazlığıyla “ben bilmem” cevabını verdi. 13 Nisan’da Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisinde bazı kitapların bombadan daha tehlikeli olduğu sözünü de aynı gün yineledi. Eski Türkiye 2011’de gömüldü, 2012’de Yeni Türkiye kimliğini açıkladı. Bu kimlik, pek çok kişi tarafından 2017 yılına kadar hala anlaşılamayacaktı. Hâlbuki yalnızca iki cümleyle Erdoğan’dan başka, sıradan birisi yine aynı gün, aynı olaylar üzerine bunu çoktan anlatmıştı:

“Ama ben anlatamadım. Hala orada yaşadıklarımı anama söyleyemedim. Umarım o işkenceyi yapanlar analarına söyleyebilmişlerdir”.

Erdoğan, 2007’de hayatının en büyük kumarını oynadı. “Son günlerde, Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde öne çıkan sorun, laikliğin tartışılması konusuna odaklanmış durumdadır. Bu durum, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından endişe ile izlenmektedir” şeklinde başlayan bildiriye başkaldırdı – ki Arınç’ın bundaki payını yadsıyabilir değiliz. Bir yanda liboşlar1, bir yandan Fethullahçılar, bir yandan da Kürtlerin yeterli kısmı yanındaydı. O döneme rastlayan cumhuriyet mitingleri, Türk bayrağından ve cumhuriyetten nefret edenlerin Erdoğan’ın yanında saf tutmasına yetmişti. Erken seçimde galip gelen ve 2008’de kapatma davasını “evet, bunlar laiklik düşmanı ama kapatmayalım ya” diyen, yasadan bihaber Haşim Kılı sayesinde atlatan Erdoğan, bu seçimle beraber Yeni Türkiye’yi, 2013 sonrasındaysa yepyeni Türkiye’yi yarattı.

Yeni Türkiye’de hala muhalif birkaç ses çıkabilirken 2013’te, yepyeni Türkiye ile beraber muhaliflik teröristlikle denk tutuldu. Yani Türkiye en azından 2013’ten beri, benceyse 2008’den beri bir “rekabetçi otoriteryen” bir ülke. Seçimler sadece göstermelik. TRT’nin, “Türkiye’nin” televizyonunun Eroğan’dan başkasını göstermediği gerçeği önümüzde kabak gibi duruyor. Ekmeğin gramajını bile belirlemeyi kendine hak gören (ve yancılarına, seçmenlerinin bunu hak göstermesi için görevler veren) bir kişinin otokrat, başka bir deyişle diktatör olmadığını söylemek için kişinin kafasında beyin yerine sünger taşıması gereklidir.

Mugabe

Tarih diktatörlerin koltuklarını barışçıl bir biçimde bırakmadığını gösteriyor. Yakın tarihten birkaç örneğe bakın: İspanya’da Franco 1975’te ölene dek İspanya’nın başındaydı. İtalya’da Mussolini ve Almanya’da Hitler ancak öldürüldüklerinde koltuktan indiler – tıpkı daha yakın tarihte alaşağı edilen Romanya başkanı Çavuşesku gibi. Kuzey Kore’de Jong hanedanı hüküm sürmeye devam ediyor. Biraz doğumuzda Aliyev hanedanlığı da Kuzey Kore’den farklı değil. Fakat bizi doğrudan ilgilendiren başka bir tanesi: Robert Mugabe.

Mugabe, Zimbabve’yi İngiliz koloniliğinden kurtaran kişi. 7 sene başbakanlık, 30 sene başkanlık yapmış birisi. Fakat başkanlığı döneminde insan haklarını ayaklar altına almış, ekonomide (her diktatörlükte görüldüğü üzere) halkın çıkarını bir grup için yok saymış bir isim.

2017’de ordu, sonunda, kendisine özetle “inmezsen idiririz” deyince önce reddediyor. “Bak işi yasal bir şekilde halledelim, kan döktürme” diyorlar. İnatla reddetmeye devam ediyor. Tahtından indirilmesi için mecliste oylama yapılacakkense istifasını sunuyor ve şartlarını sıralayıp elde ediyor:

Kendisi ve ailesi hiçbir suçtan yargılanmayacak, şirketlerine dokunulmayacak, en az 10 milyon dolar kendisine verilecek, kırmızı pasaport sahibi olmaya devam edecek, evindeki hizmetlilerin parasını devlet ödeyecek, ayrıca devlet kendisine otomobiller tahsil edecek.

Erdoğan

Türkiye’de en iyi ihtimal Mugabe’nin tahtından inişi benzeri bir süreç. Fakat “sorun” şu ki (ve iyi ki) Türkiye’de darbelere karşı çok kişi var ve ordunun kendisinin istifasını istemesi “istenmeyen sonuçlara” yol açabilir. Yani “en iyi” (başka bir deyişle “en kısa”) ihtimalin yolu kapalı. Bu öyle kötü bir şey de değil aslında. Ordunun meşruiyeti siyasette her zaman sorgulamalıdır ve sorgulanacaktır. Diktatör de olsa bir liderin halkça indirilmesi her zaman askerce indirilmesinden milyar üstü milyar kat daha iyi ve tercih edilesidir.

Peki, alternatiflerimiz neler? Bunu daha önce yazdım: Erdoğan resmen seçimlerde kaybedecek. Bu kaybı kabul etmesi için de şartları Mugabe’ninkine benzer olacak. Eğer şartları kabul edilirse kansız bir geçişi yaşayacağız. Eğer Erdoğan kaybını kabul etmez veya şartlarını kabul ettiremezse her diktatörün yaşattığı süreci (veya sonu) yaşamak zorunda kalacağız.

Şimdi lütfen siz söyleyin, şu soruları sorarken haksız mıyım:

  1. Eğer rekabetçi otoriteryen liderler otoriteryen iseler bunlara rekabetçi diyerek olduklarından az/küçük göstermek ne kadar doğrudur?
  2. Eğer rekabetçi otoriteryen liderlerin sonu otoriteryenlerden farklı değilse neden bunları farklı bir şekilde isimlendiriyoruz?
  3. Rekabet yokken rekabet varmış gibi göstermek akademik ahlaka ne kadar sığar?

Bunu da siyasetle akademik olarak ilgilenenlere (veya Avrupa siyasetini takip edenlere) sorayım:

Orban’ın sonunun nasıl olacağını düşünüyorsunuz?

  1. Neden liboş dediğimi bu yazıda açıkladım.
Close Menu