Giriş

Serinin ilk yazısında popülizm ve demokrasi terimlerinin etimolojisi üzerinden farklılıklarını göstermeye çalıştım. Şimdi bunun üzerinden devam edelim. Konumuz başlıktaki soru: Biz aslında ne istiyoruz? Ya da farklı bir şekilde soralım: Neden popülizmi beğenmiyoruz?

Bu soruyu cevaplamak için önceki yazının son kısmındaki iki paragrafa tekrar bakalım:

“Demokrasi, akademide ve pratikte, kalburüstü insanların politik gücü elinde bulundurduğu ve sıradan insanı ikinci sınıf görmeye devam edebildiği bir sistemi tarif ederken popülizm sıradan insanın isyanının kan yerine demokratik araçlarla dışavurumunu ve ifasını tarif ediyor.

Demokrasi, sıradan insanın hayat kalitesini yükseltmeyi başaramadığı sürece popülizm olarak adlandırılanın, yani sistemin açığıyla sistemin üstte tuttuklarını aşağı çekmenin önüne geçebilir değil. Ya demokrasinin özüne dönülerek oy verme hakkının elitlerde kalması sağlanmalı ki arzulanan demokrasi bulunabilsin, ya da popülist denilerek hakir görünenlerin arkasındaki kalabalıkların da insan olduğu hatırlanmalı.”

Demokrasinin İhtiyaçları

Demokrasinin gelişmiş olduğu yerlerde, yani “Kıta Avrupa’sı” ve Kuzey Amerika’da ikisi görünür birisi gözardı edilir üç şey vardı – ki bunların üzerinden demokrasi yürür idi son döneme dek1:

  • Kurumsallık. İnsanlar kurumlara saygı gösterirdi, kurumlar da “işlemesi gerektiği gibi” işlerdi. Bu kurumlar katı kurallara sahipti ve bu kuralları esnetmek de, değiştirmek de, ortadan kaldırmak da (en azından) kolay değildi.

Kurumsallık konusunda şöyle bir sorun vardır: İnsan faktörünü elimine etmeye çalışsa da her kurum insanlarla vardır ve zor da olsa taşı delen ırmak misali sürekli delinen bir kaya sonunda ortadan yok olur. Buna döneceğiz.

  • Politikanın aktörleri “o kadar da” sıradan insanlar değildi. Bizde de olduğu gibi tümü ya “önemli” ailelerden geliyordu, ya iyi eğitimliydi. Bir ortak yanlarıysa hep bulunuyordu: Tümü, statükoyu (status quo, içinde bulunulan durumu) kabul etmiş kişilerdi. Bu durum sayesinde ulaştıkları yere ulaşabildiklerini biliyorlar ve bu yüzden sistemle kavga etmeye uğraşmıyorlardı.

Bizim kötü şansımızsa ahlaksızların siyasetimizden eksik olmamasıydı. Çoban Sülü, olanca namussuzluğuyla “komüniste kanma Zühtü” diye şarkı yaptırabildi 1977 seçimlerine giderken. Alparslan Türkeş mehterlerle gezdi – Erbakan da aynı şekilde. Arada bir zavallım Erdal İnönü çıktı, Sivas’tan sonra zaten kısa sürede bezdiği siyasetten hepten koptu, bir de Ecevit.

  • Demokrasi kültürü denilen ve araştırmalarda hiç önemsenmeyen bir şey vardır. Demokrasi kültürü, halkın demokrasiyi içselleştirmesiyle alakalıdır. Bizim her şeyi bilen beyinsiz “düşünür” tayfası demokrasiyi hukukun üstünlüğüyle (ki bu terim bile zihinsel zavallılığımızın bir göstergesidir zira terimin aslı hukukun egemenliğidir, konu hakkında buraya bakılabilir), insan haklarıyla filan bir tutsun, demokrasi basitçe gelenin ortalığı kana bulamadan gittiği, bu arada ortalığın tozunun attırılmadığı bir şeydir ve dahası değildir. Bunu yapmak için de ihtiyacımız olan şey üstteki iki maddeyle, yani kurumların düzenli işleyişi ve politikada üst düzey görevlerde bulunanların kendilerini oraya getiren sistemin anasını bellememesiyle, insanların yekdiğerini de insan sayıp demokrasiyi bir araç değil amaç olarak görmelerinden başka bir şey değildi.

Türkiye’de neler olduğunu biliyoruz. Demokrasi tramvayına binip cumbaba olabilmiş birinin “bu da yetmez, sultan olmak isterim” dediğini, bunu da tarihin belki tek sorusuz “referandumuyla” yaptığını hep beraber yaşayıp gördük.

Demokrasiden Popülizme

Popülizm olarak anılan şeyin demokratik sistem içerisinde demokrasiyi alaşağı ederken görüntüyü kotarmaya çalışmaktan feragat etmeyen bir şey olduğunu söyleyelim. Bunun anlamı basitçe şudur: Makyaj. Demokratik düzen bir makyajdır, maksat üstteki üç maddenin en az birini ortadan kaldırmaktır ki dilenen çıkarlar edinilebilsin.

Burada bir ikileme düşüyoruz: Demokrasi elitist, popülizmse halkçı olarak anılabilir dedik. Halka rağmen halk için davranılabilir mi?

Cevabımız pek basit: Tabi ki. Halk, kitleler, Gustave Le Bon’nun pek güzel anlattığı üzere2, en az düşünebileninin düşünebildiği kadar zeki ve akıllıdır. Yani kitlelere güvenip iş yapılmaz. Kitleler bir şeyi dedi diye bu doğru da, iyi de olmaz. Bu bakışın doğruluğuna rağmen bu bakışla tek adam rejimleri meşru kılınabildiği için akademi karşı çıkmaya çalışsa da bu tezi yanlışlamayı hala başarabilmiş değiliz.

Konudan saptık, dönelim.

Peki, bu durumda, halk adına halk için davranılabilir mi? Cevabımız evet, fakat zorunlu değil. Erdoğan sarayını yaptırdı “arkasındaki halk sayesinde”. Camisini de tamamlayıp sultanlığını pekiştirdi. Bir de becerip gazaya çıksaydı tam olacaktı ya, ordunun başına geçip bir yerlere at sürecek cesareti olmadığından o kadarını yapamaz. Eh, Ankara’da/İstanbul’da oturup başkomutancılık oynayabilir, bunu yiyenler de olabilir ama ne kadar yaparsa yapsın yemiyor işte.

İşte popülizm denilen nanenin kötü olarak anılmasının sebeplerinden birisi bu: Sistemi değiştirip ortalığın tozunu attırırken demokrasinin el ele gittiği değerleri de yok ediyor, ortalığı karıştırıyor. 1945-1990 arası demokrasinin iyi bir şey olma sebebi buydu Avrupa ve Kuzey Amerika’da: Ne olacağı, nasıl olacağı az çok belliydi. Popülistlerse “sözde demokrasi” içerisinde (ki bunun sözde olmadığını bu yazıya, buna, veya buna bakarak görebiliriz aslında biraz) belirsizlik yaratıyorlar. Yoksa Almanya Macarları çok sevdiği için Orban’a kızmıyor, Fransa Erdoğan’ın gözünün üstünde kaşı var diye Türkiye’yi sevmiyor değil. Adamlar ne olacağını azdan çoktan anlamak istiyorlar, daha fazla parayı verenin satın almasını istemiyorlar adamlarını.

O Halde?

Akademik taraftan baktığımızda popülizm üzerine çalışanların ekseriyetinin koca bir yanlışta olduğunu söyleyebiliriz: Demokrasiyi olduğundan fazla görüp göstererek el ele gitmesini istedikleri üç kavramı; yani demokrasi, hukukun egemenliği ve insan haklarının uygulanmasını bir tutuyor ve “ühühühü, bunlar demokrasi düşmanı :'(” diyerek ağlıyorlar. Fakat elimizdeki sorun sadece demokrasiyle değil. Evet, demokratik kurumlar da zarar görüyor fakat bu kurumlar işin bir ayağı. Esas sorun hukukun egemenliğinin ve insan haklarının zarar görmesi. Tekrar hatırlayalım Vargas’ın sözünü: Dostlarım için her şey, düşmanlarım için kanunlar.

Bugün “popülistlerden” kurumlara ve demokrasi kültürüne saygı, sistemin de devamını istiyoruz ve burada bir döngüye giriyoruz: Sistemin devamı için kurumların aynı şekilde işleyişine ve insanların demokrasi kültürüne sahip olması gerekli, kurumların işlemeye devam etmesi ve demokrasi kültürünün var olması içinse sistemin devamı. Demokrasi, demokrasi kültürünü yaşatamadığında sistem tıkanıyor ve aşılıyor, ardından erozyon başlıyor.

Demokrasi nasıl zarar görmeden devam eder?

Bu sorunun cevabını aslında ilk yazıda dolaylı olarak verdik, şimdi doğrudan verelim: Temel argümanı olan eşit haysiyet ilkesini teoride bırakmayıp pratiğe dökebildiğinde, libertaryenlerin “devlet olsun ama sadece zengini korumak için var olsun” yıvışıklığıyla anarşizmi daha uygulanası ve daha şirin gösterir eylemlerden uzak durduğu sürece demokrasi zarar görmez. Eh, bunun da Kuzey ülkelerinde olduğu gibi “kapitalist sosyalizm” gibi bir yapıya çıkması tesadüf değil.

Her şey bir toz bulutuydu. Sonra insanlar kaynaklar için savaşmayı buldu ve olaylar gelişti. Demokrasi Mars ile Venüs’ün aralarında kalan tozları bünyelerine katıp büyümek için çalışırken konuşmasından başka bir şey değil. Ne zaman ki mevzu kütlesi büyük olanın daha fazla çekebilmesine veya diğerinin yörüngesini saptırmasına varır, o zaman ortada demokrasi olmaz.

Bilmem anlatabildim mi?

  1. Burada anacaklarımın baby boomer neslinden bahsettiğini, zaten WWII öncesi ve 1989 sonrası demokrasinin büyük dönüşümler geçirdiğini söylememe gerek olmadığını umuyorum.
  2. The Crowd: A Study of the Popular Mind. İlk basım 1895.
Close Menu