“Ne olursa olsun o bu ülkenin cumhurbaşkanı”. “Ne olursa olsun nihayetinde o bir başbakan”. “Tamam ama o bir vekil”.

Bu sözler ile “kocam değil mi? Döver de, sever de” sözü arasında bir fark bulunmamakta. Siz bunu diyene “kızım, bak. Sen bir insansın. İnsan olarak onurun, insan olarak değerin var ve bu değerden vazgeçmen demek senin insanlığından vazgeçmen demek” dersiniz fakat muhatabınızda bu sözlerin karşılığı yoktur. Beyni bu şekilde düşünebilecek bilgiyi ve görgüyü edinmediği gibi hayata bakışı da bu kadar gelişememiştir.

Sorumuzu soralım: Herhangi bir makam, normalde kabul edilemeyecek herhangi bir eylemin meşru veya hoş görülmesine sebep olabilir mi? Cevabımız “tabi ki hayır” oluyor. Ülkemizdeki “ama o nihayetinde bizim X’imiz, ondan Y yapalım” bakışının temelinde de ahlak sorunumuz olduğunu belirterek cevabı detaylandıralım.

Makamın “Kutsiyeti”

Ülkemizdeki devlet tapıcılığı nedeniyle (özellikle devletteki) makamlara bila kayd-u şart saygı duyulması gerektiği bakışı çoğu kişide var. Nihayetinde kişiler geçici ve makamlar kalıcıdır, makamı işgal eden kişinin eylemleri nedeniyle kişiye yapılan her türlü kritik makama yapılmış olarak algılanır ve makamın ezel-ebed devletten gelen kutsiyeti nedeniyle kritiklere karşı çıkılır. Yani sorun, bildiğimiz üzere, kişi ile makamın arasında bir ayrım yapılamamasından başka bir şey değildir.

Peki, kişi ile makam arasında ne zaman ve nasıl bir ayrım yapılabilir? Bu sorunun cevabı ahlaktan ötesinde bulunamaz.

Sevgili okur, bu satırların yazarı Kantçıdır ve dünyaya iki temel kuralla bakar. Türk insanı ise ya amoraldir (yani ahlaki değerleri önemsemez), ya da faydacıdır ve O’na göre o anda o eylem veya bakış daha faydalı olduğu için o eylemi veya bakışı savunur. Bu anlık ve duruma göre değişken bakışı nedeniyle, örneğin, “karşı partinin” adamı “yerken” hırsız olurken kendi partisinin adamı yerken “yer ama çalışır”.

Peki, bunun konumuzla alakası ne? Alakası şu: Makamın kişiden bağımsız bir şekilde kutsiyete sahip olması, makamı işgal eden kişilerin makamın kutsiyetine uygun davranmalarını beklemeyi gerektirir. Kant’ın ilk buyruğu evrenselliktir: Bir eylem evrenselleştirilebiliyorsa, yani ilgili eylemi herkesin gerçekleştirmesini isteyebiliyorsak ahlaki olma potansiyeline sahiptir. Şimdi bunu adım adım açalım:

  1. Bir makama biz kutsal olarak bakıyorsak (veya bakıldığı için öyle bakmaya zorlanıyorsak) diğerlerinin de aynı şekilde bakmasını (veya bakmaları için zorlanmalarını) isteme hakkına sahibizdir.
  2. Makama bir kişinin kutsal olarak bakmaması durumunda ya o kişinin yanlış olduğunu, ya da makamın aslında kutsal olmadığını savunmak zorunda kalırız zira aynı anda her iki argüman doğru olamaz.
  3. Eğer ki kişi haklıysa ve makam kutsal değilse makamı işgal eden kişi de kutsal değildir, dolayısıyla makamı nedeniyle herhangi bir eyleminin eleştirilmesi ve kişiye karşı olunmasında sorun yoktur.
  4. Eğer kişi haksızsa ve makam kutsalsa makamı işgal eden kişi makama kutsal olarak bakmamaktadır zira makamın getirdiği yükümlülükleri yerine getirmemektedir. Dolayısıyla kişiyi eleştirmekte bir sorun yoktur.

Yani makam kutsal olduğunda dahi kişiler hiçbir yanlışları nedeniyle eleştirilmez, kınanamaz, hatta sövülemez değildir. Ülkemizde saçma bir ahlak anlayışı olduğundan sövgünün cezai bir karşılığı olabilse de şu basit soruyu sorup yazıya devam etmek istiyorum: Anasına sövdüğünüz bir tek kişinin dahi annesiyle ilişkiye girdiniz mi? Veya size sövenlerin hiçbiri annenizle ilişkiye girdi mi?

Makam ve Güç

Peki, makam kutsal olmadığında neye göre bir mantık silsilesi kurup “ama O X’tir” saçmalığından kurtulabiliriz?

Burada Kant’ın ikinci ve üçüncü buyrukları çıkar karşımıza. Özetle ikinci buyrukta “kendine yapılmasını istemediğini kimseye yapma”, üçüncü buyrukta da “öyle yaşa ki herkesin senin gibi yaşamasını dileyebil” denmektedir.

Türkçemizde muhteşem bir deyim var: Umduğunu söyleyen ummadığını işitir. İkinci buyruğa bu şekilde bakalım ve biraz üstünde oynayalım: Umduğu gibi davranan ummadığı gibi davranılır.

Makam belli yükümlülüklerle gelir ve hiçbir makam yükümlülüksüz değildir. Makam yükseldikçe yükümlülükler artar. Asgari ahlaki kurallara uymak da makamdan bağımsız şekilde her insanın görevidir, gel gelelim bu kurallara uymamanın cezası makam yükseldikçe artar. İnsana insan olarak değer vermemenin sıradan vatandaştaki karşılığı ile (örneğin) profesörde veya cumhurbaşkanında karşılığı aynı değildir. İlki (şanslıysa) yalnızca kınamayla kurtulabilse dahi ikinci yalnızca kınamayla kurtulamaz zira makam aynı zamanda güç demektir ve güç, sahibi olan kişiye diğerlerinin normalde yapmayacağı şeyleri yaptırabilme şansını verir. Yani kişinin makamı nedeniyle giriştiği gayrı ahlaki her eylem sahip olduğu güçle doğru orantılı olarak daha fazla zarar verir. Makam kutsal olmasa dahi sahip olunan güç nedeniyle kişiler makam örtüsüne sarınamazlar.

Makam ve Kişi Ayrımı

Kant’ın üçüncü buyruğunu anmıştım, şimdi onu konumuza uyarlayalım.

Kişilerin yalnızca insan olmaları ve bir toplumda yaşamaları nedeniyle görevleri vardır ve bunların en temelinde diğer kişilerin yalnızca insan olmaları nedeniyle saygıyı hak etmeleri bulunur. İnsanın insan olarak değerinden bahsedemediğimiz yerde ahlaktan da bahsedemeyiz zira ahlak, toplum hayatını düzenleyen kurallar bütünüdür ve bir toplumda eşitler yoksa ortada toplumdan değil zulmedenlerden ve zulmedilenlerden bahsedebiliriz. Eşitsizler arasında da uyulması gereken kurallar yoktur, üstün olanın emirleri ve kanunları vardır.

İnsanın insan olarak değeri nedeniyle her kişiden aynı şeyleri bekleme hakkına sahip oluruz. Karşımızdaki en aşağı görülen işi de yapsa, en üstün görülen işi de yapsa aynı ahlaki kurallara uymalarını beklemek zorundayız. Bir “çöpçünün” bana saygısızlık yapma hakkı olmadığı gibi bir “cumhurbaşkanının” da saygısızlık yapma hakkı yoktur (tırnak içindeki örnekleri dilediğiniz gibi değiştirin) – ve vice versa (Latince, tam tersi).

Şimdi bir üstteki maddeyle bunu birleştirelim: Kişilerin makamları nedeniyle sahip oldukları güç nedeniyle (tekrar edeyim: Makamları nedeniyle değil, bundan doğan güç nedeniyle) ahlaki yükümlülükleri artıyorsa ve herkesten aynı ahlaki kurallara uymasını beklemek zorundaysak kişinin yükümlülüklerini yerine getirmemesi makamı değil kişinin kendisini bağlayıcıdır. Bu kişinin makamının “hakkını vermemesi” nedeniyle aldığı hiçbir eleştiri makamı bağlamaz zira makam soyut bir kavramdır ve bir eylemde bulunamaz. Kişiler somuttur, eylemler de somuttur ve somut olan somut olandan sorumludur.

Sonuç

Sürekli tekrarladığım üzere bizim tüm topluma Kantçı ahlakı öğretmemiz gerekli. Yanardöner, bir dediği/yaptığı diğerini tutmayan, işine geldiği gibi davranan insanlar olduğumuz sürece ne biz bir adım ileri gidebiliriz, ne ülkemiz. “Dün dündür, bugün bugündür” diyen Demirel’i baba diye nitelendiren bir toplumdan kurallı bir topluma dönüşmemiz pek zor olsa da bu dönüşümü yapmak zorundayız.

Nasıl olacağını henüz bilmediğim Kantçı ahlak dersini hazırlamaya başlamadan önce şu cümleyle bu yazıyı bitireyim: Kant’ın üç kuralını ayrı ayrı uygulayarak “ama o X, bu yüzden yaptıklarını görmezden gelelim” diyebiliyorsak bu yalnızca Kant’ın ahlakının doğruluğunu değil aynı zamanda bizim ahlaksızlığımızı ve sunulan argümanın ne kadar saçma olduğunu kanıtlar.

Close Menu