Lübnan ve Türkiye

Adı Ali. Pek çoğumuzun terörle bildiği Bekaa Vadisinden, Baalbek’e yakın bir köyde doğmuş, Beyrut’ta yaşamaya çalışıyor. Zorunlu taşıdığı kimlikleri Arap ve Şii, seçerek taşıdığı kimliği sosyalist.

Ülkesinden çokça şikayetçi. “Buradaki gelir adaletsizliği beni deli ediyor” diyor. “Her gelen kendi cebini doldurmak için geliyor. Halkın durumu kimsenin umrunda değil. Zengin olmayan siyasetçi yok. Ya zaten zenginlerken siyasete girip daha da zengin oluyorlar, ya da birileri aracılığıyla siyasete girdikten sonra zenginleşiyorlar. X mesela, daha beş sene önce bankadan 1000 dolar kredi alamazken şimdi bankada milyonu var”.

Aklıma Türkiye geliyor fakat Ali söze karışmama izin vermeden konuşmaya devam ediyor. “Bu ülke [Lübnan] nasıl yönetiliyor, biliyor musun? İç savaş korkusuyla. Biz savaştan çok çektik ve bunun bir daha olmasını istemiyoruz. Fakat onlar sadece iç savaşı kaşımıyor, insanlar da buna her an hazır. Bir taş yerinden oynatıldığında yine iç savaş çıkar burada. Bizi bununla korkutuyorlar. Biz de yine iç savaş görmek istemediğimiz için bunlara boyun eğmek zorunda kalıyoruz. Daha ne kadar böyle gidecek bilmiyorum. Bir ülke iç savaş korkusuyla yönetilmemeli, insanlar iç savaş çıkmasın diye siyasetçilere boyun eğmek zorunda kalmamalı”.


Ali’nin sözlerini destekler şekilde Lübnan’da bir polise beş asker düşüyor. Sokaklarında tam teçhizat askerler devriye geziyor. Sadece şehirler arasında veya Bekaa’ya girerken değil şehir içlerinde de askeri kontrol noktaları ve zırhlıları var.

Lübnan, özellikle Hristiyan nüfusu sayesinde, iç savaşın başladığı 1975’e dek Arap dünyasının yıldızı konumundayken iç savaşla beraber ihtişamının çoğunu kaybediyor. 1990’da resmen sona ermiş olan savaşın üstünden geçen neredeyse 30 yılda yaralarını sarmış olsa da Holiday Inn ve El Murr da dahil olmak üzere pek çok büyük bina üzerlerindeki mermi ve şarapnel izleriyle her an Lübnanlılara savaşı anımsatıyor1:

Bugün Beyrut’ta milyon dolarlara satılan apartmanlar varsa da ikinci bir savaş korkusu şehrin en zengin muhitlerinde dahi hissedilmekte.


İç savaşın ne olduğunu daha önce burada yazmıştım, bu yüzden tekrar etmeye gerek görmüyorum. Fakat Türkiye’nin Lübnan’la aynı şekilde yönetildiğini söylemek zorunda hissediyorum kendimi. Türkiye’de pek çok şey, Erdoğan’ın pervasızlığı ve benden sonrası tufan bakışı nedeniyle ya yapılmıyor, ya eksik yapılıyor, ya da aksine kendisinin suyuna gidilerek (veya zoraki boyun eğilerek) gerçekleştiriliyor. Bunun da sebebi hep bir noktaya gelip bağlanıyor.

Türk siyasi tarihi çok enteresan isimler gördü ve bunların kahir ekseriyeti en iyi ihtimalle ehven-i şer olarak nitelenebilecek kişilerdi. Yakın zamandan ve kendisini pek çoğumuzun gördüğü Erbakan mesela. Kanlı mı olacak, kansız mı olacak diyen Erbakan dahi, kurtları sanki düşmanla savaşıyormuşçasına kendi memleketinin insanını öldüren Türkeş dahi, pek çoğumuzun severek dinlediği türküyü değiştirip 1970’lerin berbat ortamında “komüniste kanma Zühtü” haline getirten Demirel dahi, hatta ve hatta kendisini nefretle andığım, zaman zaman merhum Aşık Mahzuni’nin erim erim eriyesinini kendisine lanetler ederek dinlediğim Nihat Erim dahi bugünkü iktidar ve elebaşı kadar suçlu, azgın, kötü ve seviyesiz değildi, olamadı. Belki Nihat Erim kendileriyle yarışabilir ya, en azından Erim’i “ama tepesinde asker vardı” diye “savunacak” bir dal bulabiliyoruz. Bugünkü iktidarda bu dahi yok. Bugünkü iktidar, Türkiye’nin tarihinde gördüğü en utanmaz ve hain siyasetçileri bünyesinde barındıran bir iktidardır ve sebebi bu basit şeydir: Varlığı ancak sopayla olabilir, gidişi ise ülkeyi yakarak olacaktır.


Ali bir şey daha söyledi. “Filistinliler başımıza bela oldular” dedi. 1967’deki Altı Gün Savaşından sonra özellikle Güney Lübnan hatırı sayılır sayıda Filistinlinin evi oldu, seneler içinde bu durum devam etti. Yalnızca altı milyon nüfuslu ülkede 400.000 civarı Filistinli bulunuyor. Bu, toplam nüfusun yüzde yedisi demek.

“Solcular ‘onlar da insandır’ diyerek kucak açtı, Sünniler ise kendilerine asker olarak gördü” diyor Ali. “Sonraysa onlar gitmediler. Kendi vatandaşına ekmek veremeyen ülke bir de onlara bakmak zorunda. Halk da bunlardan bezdi fakat bizi dinleyen yok. Siyasetçilerin işine geliyor diye kalıyorlar burada”.

Türkiye nüfusu 2018 yılında 80 milyona ulaştı ve yalnızca Suriyelilerin 5 milyondan fazla olduğunu biliyoruz. Bunların üstüne sayısını bilmediğimiz diğer kaçak olan ve olmayan göçmenleri eklediğimizde, yine ne tesadüftür ki, Lübnan’daki sayıyı, hatta dahasını buluyoruz: Nüfusun %7’sinden fazlası bugün ya Arap, ya Afgan, ya Pakistanlı, ya türevi. Ve, nüfusunun önemli bölümü göçmenlerden oluşan ülkelerin aksine biz bu insanların dilini veya kültürünü önemsemiyor, entegrasyonunu boşveriyor ve ülkemize alıyoruz.

Lübnan’da Filistinliler üzerinden bir kırılma zor görünüyor zira dini çatışmalar etnik çatışmaların önüne geçiyor (ki zaten Lübnan da Arap, Filistin de Arap). Fakat bizde, seneler öncesinden beri yazdığım üzere, dili farklı kültürü aynı Kürtlerle sorun yaşanırken dili ve kültürü farklı Araplar ülkeye davul zurnayla sokuluyor.


Sevdiğim bir söz vardır: Namuslu siyasetçi aramak, genelevde bakire aramaya benzer. Bunun farkındayım ve namuslu siyasetçi aramıyorum. Fakat ülkeyi Lübnan’la kıyaslanabilir hale getirebilenleri tanımlayacak kelime de bulamıyorum. Tüm umudum, daha önce de söylediğim gibi, bir gün başımızdakiler gittiğinde yıktıklarını yapmaya başlayabileceğimiz zaman Almanların NAZİ’lere yaptığının aynısını yapmamız, Almanların NAZİ’lere baktığıyla aynı şekilde bakmamız lazım. Aksi takdirde biz de Lübnan gibi ikinci kıyımı beklemekten kurtulamayız.


Bence muhteşem bir taşlama olan bir kayıp aranıyor ilanıyla bu yazıyı bitireyim:

  1. Bu binaların kimilerini içeren bir listeye buradan ulaşabilirsiniz.

Yorum Yapın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Site Footer