Almanya’da AFD yükseliyor, göçmen yanlısı Alman vekil öldürülüyor; haliyle “hayırdır popülizm nereye düşüyor?” diye sorulabilir. Bütün bunlar teknoloji çağından, yani her şeyi hızlıca üretip tükettiğimiz bu çağdan önce olsaydı popülizm hakkında bunları yazmıyor olurdum. Ancak muhafazakarlığın çatırdaması ile hortlayan popülizmin bilhassa Avrupa kıtasında kısmen denenip mütemadiyen tıkanmasının ve yeni nesillerin daha “küresel” bakış açısına sahip olmasının popülizm üstündeki etkisini ele almak istedim. Attığım başlık gelecekte olacakları söylüyor, şu an ise durum tam tersi olsa da bu statüko değişecek. Bu yazıyı komplodan ve “Nostradamusluk”tan ziyade, gözlemlediğim ivmelerin neticesinde yazmaya karar verdim ve evet… optimist bir yazı olacak. Öncelikle popülizmin ve demokrasinin etimolojisini ve tarihini göz önünde bulundurursak (bu sitede bu iki kavramın tarihi hakkında harika yazılar var) bu kavramların günümüze gelirken değiştiklerini gözlemliyoruz. Ancak ben bu kavramları bugünkü anlamlarıyla ele alacağım ve elbette Avrupa, Türkiye ve Orta Doğu coğrafyasına yansımalarını ayrı ayrı ele alacağım.

2000’lerin başından beri Muhafazakar partilerin yükselişine şahit olduk. Muhafazakar olarak yola çıkanların bazıları yüzlerini popülizme döndüler veya sıfırdan salt popülist oluşumlar ortaya çıktılar. Bunların birincil nedeni Suriye İç Savaşı ve bu savaştan kaçan milyonlarca göçmenin Avrupa’yı “istilası”ydı. Evet… Yaşam biçimleri Avrupa’nın batı kültürüne tamamen aykırı olan ve sosyoekonomik seviyeleri Avrupa insanından tamamen farklı olan insanların kitleler halinde Avrupa’ya gelmesi, orada yüksek refah içinde yaşayan insanların kısmen huzurlarının kaçması Avrupalıları eski alışkanlıklarına; yani ırkçılığa ve bir nevi faşizme itti (aslında bu basit bir insan refleksi, anormal bir durum değil çünkü insanlar her zaman ilk etapta değişime karşılardır). Avrupalı muhafazakar partilerin ve hümanist Avrupa Birliğinin, batı kapsayıcılığı & hümanizm destekli argümanlarla bunca mülteciyi kabul etmeleri o bölgede huzuru kaçan belli kesimleri rahatsız etti. İslamcı terörizmin (bilhassa Işid’in) de katliamlarını sergilediği, Hollywood kalitesinde çektiği propaganda filmleri de bu hissiyatların yükselmesinde katalizör etkisi yarattı. Elbette Avrupa’da (İstanbul dahil) olan saldırıların da insanları korkuttuğunu ve bu saldırıların insanları “yabancı düşmanlığına”(xenophobia) yönlendirdiğini söylememize gerek yok. İngiltere’de, Fransa’da, Almanya’da, Avusturya’da, İtalya’da, Macaristan’da, Polonya’da oradaki sistemlerin el verdiği ölçüde radikal ve otokrat eğilimler baş göstermeye başladı. Üstüne, yetmezmiş gibi bir de Küresel Ekonomik Kriz ve etkileri de binince refah coğrafyasındaki insanlar küreselleşmeye, göçmenlere karşı olmaya başladılar. (Çünkü yüzeysel olarak görebildikleri nedenler sadece bunlardı.) 2010’lardan sonra bu eğilimlerin artıp, Işid’in coştuğu 2014-2015 yıllarında en tepeye çıktığını söylemek yanlış olmaz.

Bahsettiğimiz ülkelerde popülist partiler büyük çıkışlar gösterdiler. Bu esnada Almanya’da, İspanya’da, İngiltere’de, İtalya’da, Fransa’da muhafazakar partiler düşüşe geçtiler. Bu hızlı yükselişte İngiltere Brexit belasıyla baş başa kaldı ve üç sene geçmesine rağmen hala çözebilmiş değil; ve anketlerde yeni bir referandum halinde “Remain”, yani “AB’de kalalım” oyunun fazla olacağı gözüküyor. (Burada elbette en başta bahsettiğim; muhafazakar yaşlı nesillerin seçmen havuzundan çıkmasının ve küreselleşmeye, farklı kültürlerle bütünleşme sıcak bakan yeni kuşakların da havuza katılmasının payı var, ancak bunu daha sonra ayrı ele alacağız.) Fransa’da Le Pen kazanır diye bekleniyordu, ancak Sosyal-Liberal akıma kaybetti. İtalya’da popülistler kazandı, ancak İtalya’nın durumunda iyiye doğru bir değişme yok, aksine sistemde-ekonomide tıkanma var. İspanya’da Vox yükseldi ama kazananlar yine de Sosyal Demokratlar oldu. Almanya’da da Afd yükselse de Afd ile birlikte daha “sol” diyebileceğimiz kapsayıcı partiler de yükseldi (Muhafazakarların güç kaybettiği ortamda). İsveç’te de göçmen karşıtlığı arttı ve seçimde başarılı da oldular. Ancak tek başlarına söz hakkına sahip olamadılar.

Peki tüm bunlar neye işaret ediyor?

Muhafazakar partilerin, yapıları gereği mevcut durumu, statükoyu muhafaza edememeleri ve Sovyetler sonrası tehditlerin artması neticesinde, muhafazakar partilerin seçmenleri olan baby-boomer ve x nesilleri doğaları gereği tedbiren direkt olarak popülist partilerin kucaklarına düştüler. Çünkü muhafazakar partilerden bekledikleri “muhafazakarlığı”, oldukça liberalleşmiş, hümanistleşmiş ve demokratikleşmiş Avrupa muhafazakarlarından göremediler. Batı için dünyadaki tek tehdit Sovyetler (komünizm) iken ve göçmen meselesi bu denli raydan çıkmamış iken, muhafazakar ve ekonomik liberal olan partiler muhafazakarların isteklerini yerine getiriyorlardı. Ancak 21.yüzyılın karmakarışık meseleleri içinde seçmenleri için çok yumuşak kalmaya başladılar. Tüm bu keşmekeş içinde sosyal medyanın hayatın her anına entegre olduğu, 5000 km ötede olan olayı sıradan bir insanın telefonundan canlı izleyebildiğimiz bir ortamda insanlar refleks olarak popülizme sarıldılar. Yalnız tüm bu sarılmalar beklenen sonuçları vermedi. Popülizm ve yabancı düşmanlığı ile hortlayan Brexit, Birleşik Krallık vatandaşlarını, bilhassa gençleri ve Londralıları tabiri caizse bıktırdı. Brexit büyük bir başarısızlık oldu, artık İngilizler kendileriyle dalga geçer hale geldiler. Bu bir nevi popülizmin muhafazakarların elinde patlaması oldu. Aradan sürpriz olarak Corbyn güçlenerek çıktı ve sosyal demokratlar yükselişe geçti. Fransa’da zaten Le Pen Işid’in coştuğu zamanlardaki beklenen başarısına ulaşamadı. İtalya, Kuzey Afrika’ya çok yakın olmasından ve göçmenlerin İtalya’yı talan etmesinden dolayı oldukça güçlü bir popülizm etkisinde kaldı. Ancak unutmamak lazım ki İtalya Avrupa’nın en yaşlı ülkesi ve üstte bahsettiğim nesiller arası farklılık nedeniyle popülizme daha yatkın, ve bu “yaşlılar” elbet seçmen havuzundan çıkacaklar ve dünyayla entegre büyüyen yeni nesiller bu kadar popülizm yanlısı olmayacaklar. İtalya’da ekonomik kriterlere uymamak, AB’nin bütçe açığı sınırını aşmak popülizmin ilk yaptığı aşırılıklardan biri oldu ve iktisadi olarak bunların sonucunu yaşayacaklar. Bilhassa yavaşlayan bir küresel ekonomide popülizm bir yara daha alacaktır. (Küresel kriz olmadığı müddetçe İtalya çöker demiyorum, mutlaka ECB vs. yardımıyla kurtarılır -krediler vs. ile- ama sallantıyı hissetmeleri bile popülizmin ününü zedelemeye yetecek.) Çoğu Avrupa ülkesinde koalisyona giren popülist partiler ile uyuşmazlıklar görebiliyoruz. Zaten popülistlerin de liberaller, solcular veya muhafazakarlar gibi net bir yol çizelgesi yok. İstedikleri tek şey esasen göçmen karşıtlığı ve “Avrupa kültürü”nü korumak. Derin bir felsefi dayanakları yok, hatta hiç yok. Safi koruma içgüdüsü, salt kaos. Böyle bir ideolojinin (ideoloji bile değil bence) uzun süre yaşamasını beklemek mantıklı olmaz. Eninde sonunda şu an güçsüzleşmiş olan muhafazakarların kucağına düşmeleri lazım çünkü mevcut görüşlerini yürütebilecek kadar kalifiye değiller. Rusya-Batı çatışması kökleri çok eski ve derin bir mevzu olsa da, Le Pen gibi “Batılı” liderlerin Putin’e sıcak bakıyor olmasına, yani paralel görüşlerde olmalarına rağmen; Putin’in de politik açıdan 2019 itibarıyla ilk defa anketlerde zorlanmaya başlaması da değişen dinamiklere önemli bir işaret (popülizm uğruna halkın refahını yükseltemedi ve ekonomik anlamda halkın memnuniyetsizliği artıyor).

Başarısızlıklarından ziyade, asıl önemli husus değişen seçmen havuzu. Evet Avrupa nüfusu yaşlanıyor. Ancak bir sonraki yaşlanan nesil küreselleşmeyi yaşamış nesiller olacak, yani bugünkü gibi dışa kapalı nesillerden olmayacak. Evet, baby-boomer’lar ve x nesli tamamen dışarıya kapalı değildi. Ancak dünyayla girdikleri etkileşimde birincisi sosyal medya yoktu (şu an bir programla bir Brezilyalı ile tanışabilirim ve gülüp eğlenebilirim, onlar bunu yapamadı ve yabancıları öcü sananları çok), ikincisi dış ilişkileri ağırlıklı olarak ticaretten ibaretti ve dış ticaret bugünkü kadar geniş değildi (şu an ticaretin dünyanın toplam üretimindeki payı 58% iken , 1960’da 24,11%’di – world bank datası 2017 verileri), üçüncüsü yurt dışında okumak bugünkü kadar kolay değildi ve bu kadar yabancı öğrenci yoktu (uluslararası öğrenci sayısı 2011 ve 2016 arasında dahi 22% arttı -migrationdataportal.org), dördüncüsü uçuş istatistiklerinden de anlayacağınız üzere coğrafyalar arası etkileşim müthiş biçimde arttı. (Bu arada “dönemimizde uçmayan kalmadı” meselesinin Türkiye’ye özgü olmadığını belirtelim; çok yoksul olan Hintliler, Afrikalılar falan da 2000 yılına göre en az 6-7 kat fazla uçmaya başladılar vs.) Tüm bu dört madde uluslararası, kıtalararası istatistikler. Dünya çapında bir iyileşme, artan etkileşim söz konusu. Ve bırakın uzak ülkeleri, Avrupalılar bile kendi içlerinde bugünkü kadar iç içe değillerdi.

Bugünkü nesillerde ise Erasmus, yurt dışında eğitim, dünya genelinde refahın artması ve dünya çapında ulaşımın ucuzlaması ve kolaylaşması ile yurt dışındaki tatillerin çoğalması, Coachsurfing, Airbnb, Tinder gibi uygulamalarla binlerce, milyonlarca farklı pasaportlara sahip gençlerin birbirleriyle tanışmaları, eğlenmeleri, gezmeleri tozmaları çoğaldı. İnsanlar çok daha dışa dönük olmaya başladılar. Kozmopolit bir şehirde farklı ülkelerden gençlerin eğlendiklerini görebilirsiniz. Mesela Londra’da aynı gruptan bir Rus “fuck Putin hahaha” derken, bir İngiliz “Fuck May” diyebiliyor. 80’lerdeki gibi düşmanlık, ayrı dünyalar gibi bir durum yok. Globalleşme ile gerçekten, aynı sosyoekonomik seviyedeki insanlar, geçmişteki eski denk sosyoekonomik seviyedeki nesillere göre daha çok iletişim içindeler ve gerçekten de daha “globaller”. Mesela 1915’te Avustalyalıları ve Yeni Zelandalıları “Türkler barbardır” diye savaşa gönderebilirdiniz, ancak bugün bir sürü Avusturalyalı ve Yeni Zelandalı Türkiye’yi ve Türkleri biliyor, “Istanbul is amazing, kebab is delicious” falan diyorlar. Yurt dışında bir yabancıyla karşılaşıyorsunuz, “Turkey is amazing” falan diyor adam. Eski nesillerde bu çok enderdi, şimdi ise çok yaygın oldu. Uluslararası etkileşim çok daha fazla, haliyle insanın tanıdığını, bildiğini öldürmesi daha zor olacağından düşmanlıklar eskisine göre daha az. Uluslararası evliliklerin artmış olması da cabası… Artık çift pasaportlu milyonlar var ve artıyorlar. Bugün geçmişteki cahillikten beslenerek ırklar arası bir düşmanlık yaratmak eskisi kadar kolay değil. Hem Y ve Z nesilleri birbirleriyle daha iç içe, entegre büyüyorlar, uluslararası arkadaşlıklar çok, hem de kendi pasaportları dışındaki ülkeleri geziyorlar, görüyorlar, oralardan insanlar tanıyorlar ve yabancı düşmanlığı eski nesillerdeki kadar yüksek değil. 

Tüm bu eğilimlerin Türkiye ve Orta Doğu’daki yansımasına gelince, Türkiye’nin Avrupa ve Asya arasında bir köprü olarak; tarih çerçevesinde bakınca, çevresinde olan bitenleri bir adım geriden takip ettiğini görebiliriz. Modernleşme, Demokratikleşme, Otoriterleşme ve Ulusallaşma (gerçi bunda önden gittik), ekonominin liberalleşmesi vs. gibi akımları hep takip ettik. Muhafazakarlaşmayı da 2000’lerde takip ettik ancak İslam kültürü ile katolik veya protestan muhafazakarlığı elbette farklı. Yine de tam benzeşmese de bizde de benzer muhafazakar eğilimler baş gösterdi, Avrupa ile aynı zamanda “Her türlü milliyetçiliği ayaklar altına aldık” diyen, Fethullah gibi şeriatçı bir imam ile kol kola girmiş bir siyasi görüş milliyetçileşmeye başladı. Çünkü politik güç, seçmenin eğilimleri o yöndeydi. Avrupa’daki refleksler form değiştirerek Türkiye’ye de yansımıştı. Aslında tamamen özgün diye düşündüğümüz, farklı temellerde yükseldiğine inandığımız akımların dünyanın genelindeki suyun yükselişi olduğunu bilmek insanoğlunu ne kadar zavallı hissettiriyor değil mi? (Resmi olarak “Komünist” olan Çin Halk Cumhuriyeti’nde dahi korkunç bir Çinlilik – Han Çinlileri- propagandası var, sürekli geçmişteki sükseli günlerine, atalarına atıflar ve filmler-diziler var. Bu da Avrupa ve Türkiye ile hemen hemen aynı zamanlarda yükselişe geçti, bilhassa mevcut başkan Xi Jinping’in söylemleri bu yönde ki kendisi tam bahsettiğimiz tarihlerde yani 2012’de başa geçti.) Özetle Avrupa’nın, Türkiye’nin ve Orta Doğu’nun dinamikleri çok ayrı, ancak tüm bölgelerde bir özerkleşme, bağını geçmiş eğilimlerden veya kurumlardan koparma eğilimi hasıl oldu (Avrupa ülkeleri de Avrupa Birliği’ne karşı oldular vs.). Hiçbir coğrafya bu eğilimden kopamadı. Ben bunu kısa süreli bir delilik olarak görüyorum. Zira benim tanıdığım ister Hintli, ister İsveçli, ister Pakistanlı olsun, onca yabancıyla düşman olmam için bir neden yok. Çünkü bu insanları tanıyorum ve ülkemi yok etmek falan istemiyorlar. Tüm bu fişeklemeler, aralarında güç çatışması olan çeşitli grupların çatışması ve bu çatışmalarını günümüzde çoğunluk olan muhafazakarların kılıfına uydurarak meşrulaştırıyorlar. Ancak bu “popülizm”, hem nesil farklılıkları, hem de bu politikaların ekonomik olarak vs. başarısız olmaları neticesinde bir anlamda popülerliğini kaybetmeye başladı ve kaybedecek de. İki dev arasında henüz çok kısa süredir devam eden ticaret savaşları bile çoğu ticaret erbabını rahatsız etmeye başladı. Bu tür bir düşmanlığın, bu kadar girift olan bir dünyada iki tarafa da kaybettirdiği anlaşıldı ve bundan iki ülke haricindekiler de etkilendi (çünkü ekonomi bir domino taşları serisi gibidir).

Tüm bu gerekçelerle, bugünkü anlamıyla popülizm akımının yükselişinin tepe noktasına geldiğini ve ömrünün kısa olacağını düşünüyorum. Günümüzde her şey çok hızlı değişiyor ve bu tür akımlarda hızlı yükselip hızlı düşecekler; bundan sonra böyle şeylere alışmak lazım. Gelecek nesiller bu tip altı boş argümanları yemeyecekler çünkü hızlı görecekler, hızlı öğrenecekler. Zaten günümüzde muhafazakarlık güç kaybederken popülistler haricinde yeşil ve sol partiler de güç kazandılar, herkes aynı yöne gitmiyor. Değişim sonsuz. Türkiye’deki 2019 yerel seçimleri bile 17 senede ilk defa olmuş bir değişimdi. Bu tesadüf değil, bu dünyada olan bir değişim. Bugüne kadar olduğu gibi, nasıl küresel ısınmadan tüm dünya olarak etkileniyorsak, dünyanın bir yerinde çıkan akımlardan (mesela Marx, İslamcılık, Liberalizm, Fransız Devrimi vs.) tüm dünya etkilenmeye başlıyorsa; bu değişimden de beraber etkilendik ve bu değişim her tarafta benzer zamanlarda soluyor ve solacak da. Altı boş, hiçbir geçerli felsefesi olmayan popülizm saçmalığından ziyade muhafazakarlık popülizme karşı tekrar yükselişe geçecektir hem de eskisinden daha güçlü biçimde gelecektir. Zaten böyle olması dünyanın yararına da olacaktır. Popülist delilik yerine muhafazakar Edmund Burke’nin dediği gibi “Değişimlere tümüyle direnen bir ülke, kendisini muhafaza etme kabiliyetlerinden de yoksun olur” felsefesini benimseyecek bir muhafazakarlık, son yıllarda güç kaybeden ve ileriye doğru olan tüm değişimlere direnen muhafazakarlığın yerini alırsa tüm dünya kazanır. Doğruyu söylemek gerekirse; Sovyetler sonrası muhafazakarlar tüm coğrafyalarda çok kalitesizleşmişlerdi ve popülizm hadlerini bildirdi. Haliyle değişime daha açık olan, görece liberal ve hümanist olan muhafazakarların ortaya çıkacağını düşünüyorum (ki bu iş göreceli zaten, aşırı liberalin olduğu yerde spektrumun daha solunda kalan liberal muhafazakar olarak nitelendirilebilir). Geleceği hiçbirimiz bilemeyiz; ben burada pesimist yorumlarda da bulunabilirdim ancak artık karnımızın bunlara tok olması gerektiğini düşünüyorum. Sonuçta biz değişiyoruz ve biz değiştiriyoruz. Yeni nesiller olarak ipler elimizdeyken neden pesimist olayım ki? Nesiller de değişiyor, popülizm yanlısı nesiller de doğanın kanunu olarak azalacaklar (ölecekler), fakat dünyayla entegre ve bencil nesiller (savaşa göndermeniz zor olacak nesiller) çoğalıyorlar ve çoğalacaklar. Tüm bunları toplayınca değişim gene bizim ve bizim yetiştireceğimiz nesillerin elinde. Geçmiş dinozorların aksine, bizlerin bahsettiğimiz deliliklere izin vereceğini düşünmüyorum. Steven Pinker’ın The Better Angels of Our Nature’da yazdıklarını da düşününce ben optimist olmaktan başka çare göremiyorum, sizin de iyimser olmamanız için hiçbir neden yok.

Close Menu