Türkiye’de az olmayan ve sesleri çok çıkabilen bir grup liboş (neden liberal yerine bu kelimeyi kullandığımı yazının içinde açıklayacağım), mealen kötülük yapanlara kötülük yapmanın etik dışı olduğunu söyleyerek mazlum güçsüzlerin zalim muktedirlere karşı boyun eğmeleri gerektiğini, aksinin yanlış olacağını anlatıyor. Bu yazıda bunun neden yanlış, hatta zararlı olduğunu anlatmaya çalışacağım. Bunu yaparken siyaset teorisine biraz dalarak savaş ve siyaset ilişkisinden, güç kavramından ve ahlaktan bahsedeceğim, sonunda Türkiye’nin şu andaki (daha doğrusu uzun süredir süren) sorununa çok kısaca değineceğim.

Savaş ve Siyaset

Von Clausewitz, ölümünün ardından eşi tarafından 1832’de yayınlanan ünlü Savaş Üstüne (On War) isimli kitabında savaşı siyasetin devamı olarak tanımlar. Kendisinden tam 100 sene sonra, yine bir Alman olan Carl Schmitt, Politik Konsepti (The Concept of the Political) isimli eserinde bu görüşe karşı çıkıp savaşın siyasetin devamı olduğunu değil siyasetin de savaş olduğunu söyler.

Siyaset ve savaş arasındaki yakın ilişkiyi farklı zamanlardaki farklı yazarlarda da bulabiliriz. Machiavelli’nin 1532’de basılan Hükümdar’ındaki “halkın seni aynı anda hem sevip hem korkacak değilse sevmesindense korkması evladır” sözü, Hobbes’un 1651’de basılan Leviathan’ındaki esas durumun bir savaş hali olduğu tezi de, Locke’un 1689’da yayınlanan Second Treatise’de siyasetçilerin işlerini doğru yapmaması durumunda halkın isyanını (ve dolayısıyla potansiyel bir iç savaşı) sadece meşru değil gerekli görmesi de bunun örneklerindendir. Bu yüzdendir ki modern devlet tanımlarında devlet olma kıstaslarının ilki, silahlı gücü tekeline almış olmasıdır (benim devlet tanımım şudur: Belli sınırlar dâhilinde silahlı gücü tekeline alıp para basma yetkisine sahip olan bürokratik yapı).

Eşitlik ve Güç

Savaşla siyaset arasındaki fark önemli bir farktır: Siyasette saflar eşit olmak zorundayken savaşta safların eşit olmasına gerek yoktur. Anılan eşitlikten murat silahlı güçlerin, kafa sayısının, ekonomik gücün veya benzeri faktörlerin denkliği değildir. Anılan eşitlikten murat, safların karşısındakileri kendileri gibi birer insan olarak görmesidir. Bundan hareketle şu çıkarımı yapabiliriz: Motivasyonu ne olursa olsun, her savaşın sebebi, en az bir safın diğerini artık insan olarak görmemesidir. Biraz da bundandır ki Schmitt, yukarıda andığım eserinde “insanlık adına hiçbir ülke başka bir ülkeye savaş açamaz zira bu durumda insanlığı tekeline almış olur” demektedir.

Buraya kadar olan kısımdan von Clausevitz – Carl Schmitt ikilisinden Schmitt’e tarafgir olduğumu anlamış olmalısınız. Bunun sebebi dünyaya kendisi gibi karanlık bakmam değil karanlık bir dünyada yaşamamdır. Bu noktada, yirminci asırda politik realizmin en önemli kitaplarından olan Politics Among Nations (Uluslar Arasında Siyaset) eserinin müellifi Hans Morgenthau ile benzerlik taşıdığımı düşünüyorum: Bu kitap 1948’de, büyük savaşın sonunda yazılmıştır ve yazan bir Fransız’dır. Ülkesinin işgal edilişini, insanlarının yaşadıklarını görmüştür ve ülkesinin selameti için gerçekçi olmak gerektiğini söylemiş, gerçeğin de sadece güç olduğunu anlatmıştır.

Konuyu burada biraz genişletelim. Robert Dahl, 1957’de basılan The Concept of Power (Güç Konsepti) isimli makalesinde gücün bugün hala referans verilen tanımını yapmıştır: A’nın B’yi, B kendi başına bırakıldığı zaman yapmayacağı bir eylemi yaptırabilmesi. Bu tanımın hala kullanılmasının sebebi, gücü sadece silaha indirgememesi, ekonomiden bilgiye farklı güçlerin de hakkını vermesidir. Fakat tarih bize göstermiştir ki silahlı güç, bir defa savaş koşulları ortaya çıktığı zaman diğer tüm güçleri ezip geçmektedir zira silah can alır, bilgi veya ekonomi gibi diğer güçlerin işe yaraması içinse canın bedende bulunması gereklidir.

Güç tehlikelidir. İngilizcede bulunan şu tabir çok hoştur: Power corrupts, absolute power corrupts absolutely. Bunu iki şekilde çevirebiliriz. Bunların ilki güç yoldan çıkarır, mutlak güç mutlaka yoldan çıkarır. İkinci çeviri ise güç yoldan çıkarır, mutlak güç çok fazla yoldan çıkarır. Özellikle bu yüzdendir ki insanlık iddiasında bulunan hareketler (örneğin Buda’nın Budizm’i, Vaftizci Yahya’nın sonradan Gnostisizm’e/Mandeizm’e [veya Kuran’daki tabiriyle Sabiilik’e] ulaşan bakışı, Stoacılık) güçten ve güç hevesinden beri olmayı şiar edinmiştir.

Gücün Sahibi ve Siyaset

Buraya kadarki kısmı şöyle kısaca özetleyip devam edeyim: Siyaset eşitler arasındaki bir ilişkidir. Bu eşitlik zihinsel bir durumdur, güçten ve kaynaklardan bağımsızdır. Fakat güç arzusu insanın bir parçasıdır. Biraz da bu yüzden, her an savaşta olmamak için devlet ortaya çıkmış, sonrasında (mutlak) monarşinin gücünün parça parça elinden alınmasıyla siyaset ortaya çıkmış ve savaşa sebep olan konuların belli sınırlar içerisinde çözülmesine çalışılmıştır (tabi bu arada uluslararası ilişkileri yok sayıyor, sadece yerele odaklanıyorum). Yani siyasetin varlık sebebi savaşın kendisidir, savaşa sebep olan koşul ortaya çıktığı zaman siyaset anlamsızlaşır.

Siyasetin anlamsızlığı iki türlüdür ve gücün sahibine bağlıdır. Eğer güçlü olan siyaseten güçsüz ise siyaseti yeniden şekillendirmek ister ve buna göre davranır. Bu davranışlara örnek olarak siyasileri satın almaya çalışma, siyasileri elinde bulundurduğu güçle kenara sıkıştırma, siyasilere karşı başkalarını ayaklandırıp oluşan boşluktan yararlanma, siyasilere darbe yapıp siyasi alanı ele geçirme bunlardan birkaçıdır. Sahip olunan gücün formuna göre bunlardan biri veya birkaçı aynı anda uygulanabilir. Eğer gücün sahibi aynı zamanda siyasetin de hâkimiyse güçsüz olanlar sindirilir ve güç mutlak hale getirilmeye çalışılır, gerekli görülürse güçsüzler sürgün edilir, uç örneklerde güçsüzlere karşı kıyım yapılır. Bu nedenle modern devlette gücün sahibi çeşitli şekillerde sınırlandırılmıştır ki kelle sayımıyla başa gelse dahi kelle alamasın.

Modern Devletin Üç Akidesi

Bu durumda şu sonuca ulaşabiliriz: Silahlı güçle desteklenen siyasi güç en zehirli güçtür zira hem meşruiyet zemini varmış gibi görünür, hem de güçsüz olanların başında sindirilmekten ölüme uzanan her biri diğerinden kötü alternatifler olur. Günümüz devletinin demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü üçlüsünü aynı anda barındırma zorunluluğu bundan gelir:

Demokrasinin yokluğu Carl Schmitt’in The Crisis of Parliamentary Democracy (Parlamenter Demokrasinin Krizi, ilk basım 1923) kitabında andığı sorunu ortaya çıkarır: Demokrasi son tahlilde bir kafa sayma işlemidir. Demokrat olmayan çoğunluğa karşı demokrat azınlığın bir darbeyle iktidarı ele alması demokratik bir eylem değil midir diye soran Schmitt, demokratik kurumların da diktatörlükten o kadar da farklı olmadığını söyler. Bu yüzden demokrasi tek başına bir anlam ifade etmez, diğer iki akideye de ihtiyaç duyarız.

İnsan hakları derken kasıt hiçbir insanın vazgeçemeyeceği ve elinden alınamayacak hakların var olduğudur. Bir kişi veya kurumun bu haklardan mahrum edilmesi durumunda devlet meşruiyetini yitirdiği gibi siyaset alanı kapanır.

Hukukun üstünlüğü, Türkçeye yanlış çevrilmiş bir terimdir. İngilizce aslı rule of law’dur ve anlamı hukukun hükümdarlığıdır. Hükümran olan hukuk, yani herkesi bağlayan yasalar ve herkese eşit uzaklıkta kolluk kuvveti ve adalet sistemi olmadığı zaman, tıpkı insan haklarında olduğu gibi, hem devlet meşruiyetini yitirir, hem siyaset alanı kapanır.

Ahlaklı Siyaset

Konuyu Türkiye’ye bağlamadan önce son bir konuya değinmeliyim. Yukarıda anılan üç akidenin üçü de temelini Kantçı ahlaktan alır. Kant’ın kendisinden sonra gelen tüm düşünürleri etkilemiş olan başyapıtı Groundwork of the Metaphysics of Morals (Ahlak Metafiziğinin Temelleri, ilk basım 1785) üç kuraldan bahseder. Bunları halk diline çevirirsek sırasıyla 1) herkese öyle davran ki onların da sana aynı şekilde davranmasını bekleyebilir ol, 2) öyle hareket et ki hiçbir insanı araç olarak kullanma, insanlıklarına saygı göster ve 3) herkesin seninle eşit olduğunu unutma diyebiliriz.

Peki, bir kişi birinci kurala aykırı davranırsa ne olur? Örneğin başkasının parasını çalmakta beis görmeyen fakat kendi parasının çalınmasını ahlaksızlık olarak nitelendiren bir insana nasıl davranmalıyız?

Bu sorunu basit bir çözümle aşıyoruz: Üçüncü madde, her insanın bir “yasa koyucu” olduğunu söyler. Kişiler (ve gruplar) arası ilişkilerde mütekabiliyet (denklik) esastır. Kant’ın çıkarımına göre karşımızdakinden aksi bir davranış görmediğimiz sürece bu üç kuralı takip etmememiz için bir neden yoktur. Fakat ne zaman bir kişi bu kurallara uymaz, o kişiye kendi kurallarıyla davranmakta sorun yoktur zira bir yasa koyucu olarak kendisi insanlara davrandığı gibi davranılmasını kabul etmiş olur.

Yazıya girerken liboş deme sebebim bu. Liberaller, bu basit kurala karşı çıkamamalıdır zira eşitlik eşitler arasında olur, eşit olmayanlar arasındaki eşitlik bir tarafa züldür. Liboşlara göre ise ne olursa olsun, bir kişi başkalarına ne kadar kötü davranırsa davransın ona iyi davranılmalıdır. Bu, iyinin ve iyiliğin sonunu getirecek ahmakça bir bakıştır ve kaçınılması zorunludur.

Türkiye

Konuyu Türkiye ile bağlayalım. Bugün ülkemizde siyasette eşitliğin olmadığı açıktır. Bu eşitsizliğin kaynağı da üçüncü başlıkta değindiğim siyasal güce sahip olanın, dördüncü bölümde andığım modern devletin akidelerini yok saymasıdır. Carl Schmitt, Politik Konsepti kitabında “düşman dışarıda değil içeride belirlendiği”, yani düşman olarak halkın bir kesiminin görüldüğü ve gösterildiği durumda ve “parti politikası devlet politikası olduğu zaman” iç savaş kaçınılmazdır demektedir. Türkiye’de bu tehdit uzun yıllardır, benim fikrimce 2010’da geçen referandumdan beri bulunmaktadır. Schmitt’in Parlamenter Demokrasinin Krizi kitabında andığı demokratik kurumların diktatörlükten farksızlığı durumunu yaşamaktayız.

Tekrar etmek gerekirse bugün Türkiye’nin en büyük sıkıntılarından birisi, modern devleti diğerlerinden ayıran üç akidenin hiçbirine uyulmamasıdır. Bu, gücün mutlak bir güç olduğu anlamına gelir ve bu siyasetin alanının kapandığı, savaş koşullarının bulunduğu bir durumdur. Savaşların en acısı olan iç savaşın konuşulabilir olmasının sebebi budur. Her ne kadar okuduğum kadarıyla ülkede kimse bahsetmese de bunun adı totalitarizm, yani siyasi egemenin mutlak ve hayatın her alanına etki eden kontrolü, insanların devlete biat etme zorunluluğudur.

Bu durumdan nasıl çıkılabilir? Bu sorunun cevabını bir ipucu vererek size bırakıyorum: Schmitt’in Parlamenter Demokrasinin Krizi ve Siyasal Konsepti kitaplarını okuyun, bir de Atatürk’ün hayatını bir daha düşünün. Cevabını bulacaksınız.

Close Menu