Giriş

Bugün kendime bir soru sordum: Neden en iyi filozoflar bir 6.-4. asır Yunan’ında, bir de 18. ve 19. asırda Birleşik Krallık-Fransa-Almanya ekseninde çıktı?

Giriş mahiyetinde üç şeyi söyleyeyim ve bu dar görünen sorudan ne büyük çıkarımlar yapabileceğimizi görelim:

  1. İnsanlık, binler, hatta milyonlarca yıl boyunca bilgiyi yeni nesillere aktararak ya bulunduğu konumu korudu, ya ilerledi. Önceleri işimiz kolaydı: Çocuğumuza tarla sürmeyi, ekin ekmeyi, at binmeyi, yüzmeyi, belki sayıları… öğretirdik, türkü öğretirdik, şanslıysak enstrüman öğretirdik. Ve hayat, bir şekilde, akıp giderdi. Bilgimiz ve bilgimizle değiştirebileceğimiz şeylerin kahir ekseriyeti bu alanlardaydı.
  2. Bugün, elimizdeki bilginin büyüklüğü, dünyanın karmaşıklığı ve hayatta kalmanın gerçek işlerden (yani ekin ekmekten, avlanmaktan, makine üretmekten) farklı şeylerde bulunması nedeniyle çocuklarımıza çok daha fazla şeyi öğretiyor ve onlardan bu öğretilerin borazanı olmalarını istiyor, bunu bekliyoruz.
  3. Temel bilimler içindeki henüz yanlışlanamamış aksiyomlar ve kanunlar haricinde hiçbir şeyden neredeyse emin olma ihtimalimiz yoktur. Neden neredeyse dediğimi şöyle örnekleyeyim: Üçgenin iç açıları gibi egzantrik örneklere gerek yok, X = X dahi bir aksiyomdur – tıpkı 3 = 2,999999… gibi. Üç desek dahi matematikte “gerçek” bir 3 yoktur (limit öğrenmiş olanlar bunu zaten biliyorlar).

Bu üç bilgiyi hatırlayalım ve başlayalım.


Diktatörlük Mü, Demokrasi Mi?

Eğitim sistemimiz, sadece Türkiye’de değil tüm dünyada, doğruluğu mutlak olmayan şeyleri mutlakmış gibi göstermek üzerine kurulu. Örneğin, diktatörlük kötü bir şey midir? Bu soruya evet cevabını vermemiz gerektiği aklımıza nakşedilmiş. Bense bu soruya şartlı bir hayır cevabı verebilirim: Atatürk veya Lee Kuan Yew diktatörlükleri katiyen kötü değildi. Aksine bu iki diktatörlük sayesinde Türkiye ve Singapur tarihlerinin doğal akışlarında çok büyük kırılmalar yaşadı ve gelişti. Fakat her diktatörlüğün bu gibi liderlere sahip olmayacağı açık. Bugünün Türkiye’si bunun bir örneği. Bu yüzden diktatörlük de facto kötü olmasa da diktatörlüklere dikkatlice yaklaşmak gerekli.

İkinci bir örnek daha vereyim. Demokrasi iyi midir? Bu soruya da evet cevabını vermemiz gerektiği söylenmiş. Fakat bugün Türkiye, “Rusya”, Macaristan, Yunanistan… gibi örnekler gösteriyor ki demokrasi hiç de aman aman bir yönetim biçimi değil. Hatta, belki, diktatörlükten daha bile zararlı zira diktatörlükte genellikle askeri güce sığınılırken diktatörlükten bozma demokrasilerde “halka” sığınılıyor, “halkın seçimi” denilerek baskılar meşrulaştırılabiliyor ve “halk” buna destek veriyor, tekrarlıyor. Yani baskı sadece dikey değil yatay eksende de bulunuyor – ki çok sevdiğim bir sözü bir daha alıntılayaylım: Parti politikası devlet politikası olduğu zaman iç savaş kaçınılmaz olur.


Bilgi ve Sorgulama

Bilgi her zaman kuşaktan kuşağa aktarıldı. Fakat bugün öyle büyük bilgiye sahibiz ki her gün önceki güne dek olan bilginin toplamından daha fazlasını üretiyoruz. Böyle kaotik bir ortamda biraz düzen sağlayabilmek için kimi varsayımlara ihtiyacımız var. Yukarıda örneklediğim demokrasi ve diktatörlük konularına yaklaşımımız bunun iki örneği. Fakat, bilimsel bilginin üretimi ve sorgulanması yöntemlerinin aksine, toplumsal ve beşeri bilgilere, çok tehlikeli bir biçimde, aksiyomlarmış gibi muamele ediyoruz. Bu yetmiyor, bunun kişilerce nesiller boyunca tekrarlanmasını da istiyoruz.

Bilgi tehlikelidir. Bir yandan insana üstünlük katar, bir yandan da insanın değişimini zorlaştırır. Bunu yaşadığımız çağın iki gerçeğiyle, bireysellik ve hazırcılıkla birleştirdiğimizde acı bir sonuçla karşılaşıyoruz: Gerek okul, gerek aile, gerek arkadaş çevresi tarafından bir şekilde edindirilen bilginin papağanlığından öteye geçemeyen o kadar çok insan var ve bunlara değişik çevrelerce o kadar çok mantıksız bilgi yükleniliyor ki idealistlerce gelişimin kaynağı olarak görülen eğitim, aksine, gelişimin önündeki temel engel oluyor.

İki örnek vereyim. Azerbaycan ile Türkiye “bir millet iki devlet” olarak anılır. Bu doğru mudur? Tabi ki hayır. Oğuzların Şii olarak kalanlarıyla Sünni olanları arasında tarih boyunca koca çekişmeler olmuş. “Yavuz, Şah İsmail’e haddini nasıl bildirdi ama” diye okutulan tarihte Şah İsmail’in, öncüllerinin ve ardıllarının Türk olduğu hiçbir zaman anılmaz. Geleneğine baktığımız zaman İran’ın bir “Türk imparatorluğu” olduğu da söylenmez. İran-Azerbaycan bölgesinin asırlar boyunca Kuzey İran/Güney Azerbaycan’dan, yani Tebriz-Erdebil hattından yönetildiği de anlatılmaz. Türkiye, Yavuz’la beraber, milleti bırakıp dine, yani Türklüğü bırakıp Sünniliğe geçmiştir ve bu nedenle İran kötüdür. Azerbaycan ise iyidir. Bu bize milliyetin dinden önde olduğunu değil milliyetçiliği sadece bir araç olarak kullandığımızı anlatır.

İkinci örnek yine Türklük üzerinden olsun. Turan dünyası hayali kuranlar çoktur. Bu nedenle Orban’ı destekleyecek hale düşmüşler dahi vardır (ki aynı Orban esasında Müslüman karşıtıdır, Türklerden de zerrece haz etmez). Bu hayal, Yakut’tan Balkanlara uzanan Türk dünyasında kültürel, ekonomik, linguistik… birlikten bahseder. Öte yandan bunların içinde sadece Balkanlardaki Türklerle, Irak (ve Suriye) Türkmenleriyle, Azerbaycan ve Türkmenistan Türkmenleriyle, bir de İran Kaşkaylarıyla konuştuğumuz Türkçeyle anlaşabildiğimizi, Kıpçak Türkleriyle (Kazak, Kırgız, Özbek), o da belki, anlaşabildiğimizi, özellikle Kazakistan’da Rusça (ve biraz da İngilizce) iletişim kurabildiğimizi, bunun diğer post-Sovyet ülkelerinde de geçerli olduğunuysa söylemez ve düşünmezler.

Zira düşünmek devrimci bir iştir. Sorular, değiştirmek ve yıkmak için sorulur. Desteklemek için sorulan sorular baştan hatalıdır – tümdengelim ve tümevarım arasındaki büyük ayrımda ilk taraftan saf tutar ve derdi soru sormak değil cevabı sorulamaktır. Sorunun beklenen bir cevabı, doğrudur, bulunabilir fakat, dedik ya, düşünmek devrimci bir iştir ve sorudan sonra devrim başlar ve hiçbir devrimin nerede biteceği belli değildir.


Eğitilmiş Papağanlar

Bugünkü eğitim sistemimiz papağanlar yetiştirmek üzerine kurulu ve bu her yerde böyle. Akademi denen sözde kendi içinde özgür ortamda dahi belli sözleri tekrardan başka şansa kimse sahip değilken “sıradan” insanın düşünsel özgürlüğü ve özgünlüğü uzak bir hayal olarak kalmaya devam edecek gibi. Bunun anlamı da açıktır: Dünyada, yer yer üstü örtülü, yer yer açık bir şekilde “faşizan” devletler vardır. Zaten devlet, tanımı gereği, baskı aracıyken eğitimi de güç/şiddet kullanma gibi tekeline almasıyla daha az düşünen, soran ve sorgulayan bireyler yetiştirecektir. Artan zenginlik ve azalan dindarlık sonrası Avrupa’nın “karmaşık” dönemi en iyi fikir adamlarını boşuna çıkarmamıştır.


İlk Sorunun Cevabı

Sorumuzu cevaplayabiliriz: Neden en iyi filozoflar 6.-4. asırda Yunan’da ve 18.-19. asırlar arasında Birleşik Krallık-Fransa-Almanya ekseninde çıktı?

Sorunun ilk kısmının cevabı fazlasıyla basittir: Yunan’daki felsefeciler sadece “felsefeci” idi. Yani soru sormak için soru sorup cevaplar ararlardı. Hala hangisi olduğunu hatırlamadığım bir kitabın girişi “bu kitap sadece felsefe yapmak için yazıldı. İçindekilerin gerçek hayatta karşılığı yok” demekte. Buna benzer şekilde Yunan’da canı sıkılan zengin taifenin bir kısmı kendi kendilerine sorular sorup bu sorulara sanki evrenin sırrını açığa çıkaracaklarmış gibi yaklaştı ve kelli felli adamlar çılgınlar gibi bunları tartıştı. Yunan felsefesi pratik bir amaca sahip değildi. Onlar gerçekten felsefe (philo-sophia [Φιλοσοφία], yani bilgiye duyulan sevgi) yapıyordu. Bu geniş rahatlık içinde kafası gerçekten çalışanlar bugün alakalı alakasız her şeyin ilk dillendiricisi veya atası sayılır oldular.

Sorunun ikinci kısmı ise görece daha karmaşıksa da basitleştirilebilir: Hobsbawm’ın uzun 19. asrı inceleyen ünlü üçlemesinin ilki Age of Revolution (Devrimler Çağı) adını taşır ve Avrupa’yı kasıp kavuran devrimlere bakar. 18. asır ve sonrasındaki felsefeciler, karşılarında gerçek bir dünyayla iletişim içindedir ve o yeniden yapılmakta olan dünyanın hangi durumlarda daha güzel olacağını, şu anki durumda neler yapılabileceğini, eksikleri, hayalleri… düşünür ve yazar. Bunların yazdıklarının büyük kısmı ülkelerinde ve dünyada olup bitenlerle direkt alakalıdır – yer yer olaylardan etkilenir yer yer etkilerler. Bunların; insanların ve devletlerin geleceklerini etkileyenleri büyük felsefeciler olmuştur. Örneğin Kant, 1785’te basılan ünlü Grundlegung zur Metaphysik der Sitten eseriyle kendinden sonraki her ismi, belki de istisnasız her ismi doğrudan veya dolaylı etkilemiştir: Eğitim felsefesi/sosyolojisi çalışanları da, siyaset felsefesi çalışanları da, hukuk felsefesi çalışanları da, ahlak çalışanları da, iktisat çalışanları da…


Din, Devlet, Zenginlik

Burada aklımıza şu soru gelir: Neden önce Yunan’a dek, ardından Yunan’dan sonra ta 18. asra dek felsefeciler yoktu? Ve neden 20. asrın ikinci yarısı civarından beri büyük felsefeci çıkmıyor?

Bu sorunun üç cevabı var. Bunların ilki, din.

Din, yapısı itibarıyla, sorulara cevabı insandan değil tanrı(lar)dan bekler. (Tanrıyı biz yaratmış olsak dahi) bizi yaratan tanrıdır ve O, bizi yaratmanın getirdiği yükümlülükle, her şeyi bilir. Her şeyi bilen de bize bilmemiz gerekeni bildirir. Gerçek anlamıyla inançlı birinin soru sorması ve sorgulaması ya tümdengelimcidir ve boşadır, ya da inancıyla çelişir zira gerçek inanç (veya iman) bize bilmemiz gerekenin tanrı(lar) tarafından (belki “elçiler” aracılığıyla) bildirildiğini söyler. Bu yüzden aynı anda hem meraklı hem inançlı olmak pek zordur. Avrupa’nın gelişiminin “dinsizleşmesiyle” başlaması tesadüf değildir1.

Dinin ikinci etkisi, yaşamı ve devletleri kristalize bir hale getirme aracı olması. Reform ve Anglikan kilisesinin kurulmasına rağmen 16.-17. asırlarda Katolik olmayan Avrupa’da cadı avının sürmesi bunun bir örneği: Sadece ülke içinde değil ülkeler arasında benzerlik, hatta gerekirse aynılık yaratacak derecede güçlü olan din mefhumu, basit bir amaca sahiptir: Tanrılar aracılığıyla tanrının “ulaklarından” ve “hizmetçilerinden” insanların korkmalarını sağlamak. Sormak isterim: Kişiler tanrıdan mı, tanrının aracılarından mı daha çok korkar2?

Dinin üçüncü etkisi, ikinci cevapla iç içe: Devletler, her organizma gibi, yaşamlarını sürdürebildikleri kadar sürdürmek ister ve buna göre davranır. Bugün de yaşadığımız üzere devlet kısıtlar ve kısıtlamak için uğraşır. Merkezi veya yerel, otorite güçlendikçe düşünmeye ve düşünceye ayrılan alan azalır. Bu, “doğuda” daha az felsefeci çıkmasının sebebidir3: Doğu daha despotiktir zira ancak işgücüyle (yani “sıradan” insanın emeğiyle) ayakta kalır ve işgücünü zorla ve zorbalıkla bir arada tutabilir. Avrupa ise daha az despottur zira işgücünün gidebileceği verimli alanlar boldur.

Üçüncü konu ise varlıktır/zenginliktir. Felsefe “boş insan” işidir – hayatta kalmak için yazın her gün tarlada tapanda çalışan, kışın ineğiyle öküzüyle uğraşan bir kişinin “dur, canım sıkıldı. Acaba devlet nedir?” diye sorması beklenesi değil – ki bu, günümüz Türkiye’sini etkileyen konuların biri. “Vakit darlığı” nedeniyle düşünmeyi kenara koyan insanlar dünyanın geri kalanında bulunsa da Türkiye’de yaşam şartları nedeniyle düşünmekle aramız olamıyor. Bu maddi yokluğu bir de devletin yaptığı ve yapmadıklarıyla birleştirdiğimizde elimizde içi boş milyonlar kalıyor.

Felsefecilerin tümü bir şekilde parası olan kişilerdir – tıpkı bilim insanları gibi. Para olmazsa düşünme olmaz. Bu bazen aileden gelen zenginlikle olur, bazen hasbelkader yaşamın içinde para kazanıp sonra sorgulamaya başlayarak olur, bazen başkalarının himayesinde olur ama bu kural değişmez.

İşte uzun asırlar boyunca işe yarar felsefeci çıkmamasının sebebi budur. 20. asrın ortalarından sonra çıkmamasının sebebi de budur. Zenginler gerçek bilimlerle ilgilenir ve haklıdırlar. Boş vakti olan artık yoktur zira, Nurettin Topçu’nun da dediği gibi, bugün zamanımız var fakat vaktimiz yok. Sonuç olarak da, bence, Carl Schmitt (ve belki 1930’larda yazan nesil) ile beraber düzgün felsefeciler bitmiş; ortam Derrida, Foucault veya Deleuze gibi “siz hiçbir şey bilmiyorsunuz ve ben size hiçbir şey anlatmam sizi aşağılık ahmaklar sürüsü” diyenlere ve, bunlarla beraber, “ben öylesine düşünüp yazıyorum” diyenlere kalmış.


Felsefeciler neden önemlidir?

Aslında isimler veya gelenekler kendi kendilerine bir anlam ifade etmez. Felsefecilerin üretimi bize şunu gösterir: Tarihin bir zamanında, dünyanın bir yerinde belli kişi veya kişileri çıkarabilecek toplumsal, politik ve/ya ekonomik koşullar vardı. Locke Second Treatise’i 1690’da yazdı ve “devlet işini yapmazsa o devleti alaşağı etmek vatandaşların sadece hakkı değil görevidir” diyebildi. Bugün bu sözü Türkiye’de söylemenin karşılığı terör örgütü üyeliği, halkı galeyana getirme, devlete isyan ve darbe teşebbüsü dörtlüsünün çeşitli kombinasyonları. Yani önemli olan felsefeciler değil, önemli olan felsefecileri yaratabilen ortamın varlığı veya yokluğu.


İkinci Sorunun Cevabı

İkinci sorunun cevabı, bu minvalde, kolaydır. Sorumuzu hatırlayalım: Neden her gün daha iyi mühendisler yetişiyor?

Çünkü deneylerle durmadan test edebildiğimiz bilgimiz, gerçeğe yakın bilgimiz artıyor. Piramitler yapılırken doksan derecelik açı yapmak için sopalar ve ipler kullanılırken bugün sicim teorisi denen on bir bilinmeyenli bir denklemle uğraşılıyor. Sümer göğü izleyip taşlara yazılar yazmışken Mart 2021’den sonra JWST ile evrenin sıfır noktasını gözlemlemeye çalışacağız.

Gerçek bilimlerle sözde/sosyal bilimler arasında temel bir fark vardır: Birisinin verdiği cevabı sorgularız, sonra aynı cevabı buluruz – ta ki daha iyi bir cevap bulana dek. Diğerinin verdiği cevapsa daha baştan sorunludur: Şu şartlar altında, bu örnekte, öteki ve beriki olaylar olur veya olmazsa, A sonucu gerçekleşebilir. Bu yüzdendir, Kant Groundwork eserinde “kanunlardan” değil “categorical imperative”lerden, yani kategorik zorunluluklardan bahseder. Bunlar Kant’ın “kanunlarıdır” fakat bunu en fazla zorunluluk olarak anabilir. Bir matematikçi ise (görece) kolayca kanunlardan bahsedebilir zira orada kanunlar gerçekten vardır ve bunlar hukuktaki kanunlar gibi para etmez değil gerçek kanunlardır, onlardan kaçış yoktur.

Gerçeklerden kaçamadıkça onları kabul eder ve boyun eğeriz. Hayallerimize ket vurmamıza ise gerek yoktur. Matematik evreninde 1+1 = 2 eşitliğine boyun eğdiğimizde sorun yoktur zira bizim sonuçlarını göremeyeceğimiz ölçülerde bu aksiyom yanlış olsa da yeterince doğrudur. Fakat demokrasi her zaman diktatörlükten iyidir argümanı bir hayalden başkası değildir ve buna kanunmuşçasına davrandıkça hayalciliğe devam eder, zaten ortada olmayan gerçeği bulmaktan hep uzak oluruz.


Kapatırken…

Girişte andığım genel konuya dönüp bitireyim.

Türkiye’de bir dönüşüm bayağı başarılı bir şekilde gerçekleştirildi: Herkesin fikri var ama bilgisi olan belki üç, belki beş. “Ben ne diyorum?” diye sormaya ihtiyaç duyan belki bir avuç insan var. Televizyonlar dün ak dediğine bugün kara diyen uzmanlardan geçilmiyor. “Sen bir şey dedin de bunu temellesene?” diye soracak kadar ahlaki ve zihinsel gelişmişliği olmayanlar sağ olsun, gazetelerimizde höt höt yazıp saçmalıklar kusanlar dolu. Eh, imam osurursa demişler, cemaat imamı aratıyor. Bir de çağımız “eğlence” çağı, en büyük derdi hangi telefon işletim sisteminin daha iyi olduğu insanlar sadece kendilerinin değil başkalarının hayatlarını etkileyen kararlarını ve onlarla olan ilişkilerini de bu “derinlikte” “inceliyor” ve ezberlerini tekrardan öteye geç(e)miyor. Bir yanı yoklukla, diğer yanı devletle çevrili insan, çağın getirdiği (günlük dahi değil) anlık “dertlerle” uğraşıyor ve bu arada insanlığını dahi unutuyor. Sonu, bir yandan tek cümlelik fikirlerle kendini kabul ettirme çabası içinde tek cümlelik bir karaktere dönüşüm ve hayvanların olanca meraklılığı göz önüne alındığında “hayvandan da aşağı” hale gelmişlik.

Bir felsefe metni değilse de bu yazı, sanırım, şunu da göstermiştir: Sorduğumuz soruların bizi nereye ulaştıracağı belli değildir – eğer, tekraren, tümdengelimci olup cevabımızı sorulamak gibi para etmez bir iş yapmıyorsak. “Neden iyi felsefeciler artık yok” sorusunun bugünün insanını anlatacağını tahmin eder miydiniz?

  1. Tabi günümüz dünyasında soru sormanın getirdiği faydalardan haberdar olduğumuz için buna karşı çıkılabilir, bu bambaşka bir tartışmanın konusu.
  2. Bu soru retorik değil gerçek bir sorudur.
  3. Bu konuda Baykan Sezer’in Asya Tarihinde Su Boyu Ovaları ve Bozkır Uygarlıkları isimli kitabı iyi bir okuma olacaktır. Sezer kitabında “Avrupa ile Asya imparatorluklarının farklı olmasının sebebi neydi?” sorusunu cevaplar, bu da konumuzla doğrudan alakalıdır.
Close Menu