Politik ekonomi literatüründeki üç önemli konudan çok kısaca bahsedip bunları Türkiye’ye bağlamak istiyorum bugün. İhtimaldir ki yapacağınız analizlerinizde size yardımcı olacaktır.

İlk konu Hirschman’ın yetmişli yıllarda ortaya attığı ve multilevel (çok katmanlı) analizlere yol açan tunnel parable’ı (tünel meseli). Bu meselde Hirschman şu soruyu sorar: Diyelim ki bir tüneldesiniz ve trafik akmıyor. Derken bakıyorsunuz ki yan şeridinizde trafik akmaya başladı. Ne yaparsınız? Sizin şeridiniz de açılacak diyerek bekler misiniz, yan şeride mi geçersiniz?

Hirschman’ın aklındaki konu şu: Bir ülke ekonomisi gelişiyorsa bu gelişmeden o anda pay almayanlar sıranın kendilerine de geleceğini düşünerek bekler. Umutludurlar, bu gelişme eninde sonunda onlara da yarayacaktır. Fakat gelişmeden pay alamadıkları süre uzadıkça sabırları azalır. Eşitsizlik, gelişmeden pay almayanları başka arayışlara iter.

Şunu defalarca söyledim: Atatürk’ün aklındaki bir aristokrat ve burjuva sınıfı yaratmak, bunu yaparken de sıradan insanın hayat koşullarını ve kültürel birikimini sürekli artırmaktı. Atatürk’ün yalnızca cumhuriyetten bir devrim olarak bahsetmesi, geri kalanları devrim olarak nitelendirmemesi bunun yüzündendi. Atatürk’ün aklındakini İnönü zerrece anlamadı, sonra bu başlanan yarım kaldı ve Türkiye saçma sapan bir politik, ekonomik ve sosyal yapıya büründü. 1973’e dek yaşayan İnönü değil Atatürk olsaydı Türkiye Almanların, İngilizlerin yaşamak için geleceği bir yer olurdu deme sebebim bu plan.

Atatürk’ün aklındaki planı Hirschman’a uyarlarsak şunu görürüz: Tüneldeyiz. Trafik durmuş değil. Bir şerit yavaş ilerliyor, bir şeritse hızlı. Hızlı ilerleyen şeritte az kişi var ama onlar tünelden çıkabilirse tünele yeni bir şerit eklemiş olacağız ve yavaş ilerleyenler çok daha hızlı ilerleyebilecekler.


Literatürdeki ikinci konu ekonomi ve demokrasi ilişkisi. Çok çeşitli bakışlar bulunsa da benim de tarafında olduğum grup özetle şunu der: Zenginlik olmadan liberalizm, liberalizm olmadan sağlam demokrasi olmaz. Demokrasi, zenginlik bulunduğu zaman herkesin daha iyi bir yaşam sürebilmesine yol açabilecek bir araç olabilir. Dahası, geçim derdindeki kişilerin temel derdi hukuk veya özgürlük değil ekmektir. Bunu Dostoyevski, Karamazov Kardeşler kitabının The Grand Inquisitor (Büyük Engizisyon Rahibi) başlıklı ve ayrı bir kitapçık olarak basılacak kadar değerli bölümünde iktisatçılardan ve siyaset bilimcilerden çok daha güzel anlatmıştır. Bu nedenle fakir demokrasiler tehlike altındadır.

Peki neden? Üçüncü konu bunun cevabını veriyor.


Aspirations failure (arzuları gerçekleştirememe). Fakir insanlar zengin insanlara kıyasla arzularını daha fazla gerçekleştiremez ve bir trap’e (tuzağa) düşerler: Fakirlikten gelen başarısızlık, internal (dahili) değil external (harici) etkenlere bağlanır ki bunda kişiler haklıdır. Çocuğuma palto alamıyorum çünkü fakirim diyen bir kişi harici etkenlere daha fazla dikkat gösterir, onları daha fazla suçlar.


Bu üç konuyu birleştirdiğimizde şu çıkar: Ekonomik gelişmeden herkes pay almasa bile pay almayanların geleceğe dair umutları (aspirations) vardır. Bu gelişmeden illa ki onların da faydalanacağı günler gelecektir. Arzular yükselir. Fakat gelişme beraberinde gelir adaletini getirmezse bu insanlar homurdanmaya başlar, sonundaysa arzularının gerçekleşmediğini görürler. Bu demokrasiyi sekteye uğratır, anti-demokratik kişi ve oluşumlara olan destek artar. Tabi bunu söylerken bir demokrasinin var olduğunu varsayıyoruz.

Şimdi bu üç bilgiyi Türkiye’nin yarım asırlık geçmişine ve bugününe uyarlayın. Sizce gelişmeden pay almayanların dolup taşması tesadüf mü? Bir dönem “İslamcılar”, bir dönem beyaz yakalılar isyanda. Hirschman haksız mı? Arzulardan bahseden teori ve ekonomi-demokrasi ilişkisinde ekonominin demokrasiyi direkt etkilediğini söyleyenler yanlış mı konuşuyor?

Close Menu