Hükümetler kısa vadeli, yasalar orta vadeli, devletler ise uzun vadeli düşünür ve hareket ederler. Pek azı hariç hiçbir hükümet sefasını başka hükümetlerin süreceği cefalara katlanmak istemezler. Bunun sonucu olarak hükümetler günü kurtarır, günü kurtaramadığı zamanlarda giderler ve yerlerine yenileri gelir.

Genellikle hükümet olmayan (ve esasında olamayan) kişiler ise bir hükümet gibi değil bir devlet gibi düşünürler. Bunlar günlük çıkarlar yerine orta ve uzun vadeye bakarlar. Yasaları, yani devletin işleyiş şeklini ve toplumun dönüştürülüşünü önemser, yarınki çok daha büyük kazançlar için bugünkü kayıpları göz ardı edebilirler.


Demokrasi, insanların icat ettiği enteresan sistemdir. Kitlelere bugün kimi istiyorsunuz diye sorulur, iktidar talipleri de bugün üzerinden ve hakkında söylemlerde ve önerilerde bulunurlar. Sonunda kitleler bugün için birilerinden yana tercihte bulunurlar ve uzun vadeli olmayan planlarla devletin geleceği şekillenir. Burada sorulması gereken soru şudur: Hükümet-devlet dengesi nasıl sağlanacaktır? Bu soruyu cevaplamak için birkaç öncülü sunmak gerekli.

  1. İnsanlar güç sahibi olmak ister.
  2. Devlet denilen devasa aygıt çok büyük güç sahibidir.
  3. İnsanlar, bu nedenle, devletin başına geçmek isterler.

Tarih boyunca insanların gruplar kurarak ve bu grupların başına geçmeye çalışarak hayatlarını tüketmelerinin sebebi güç arzusundan başka bir şey değildir ve nihayetinde ele geçirilen güç bir kişi veya grubun elinde bulunacaktır.

Tarihin erken dönemlerinde demokrasiler her zaman aristokrasilerden türemiştir. Halihazırdaki kral ve soylulara ekonomik rakip olarak çıkan burjuvazi daha fazla siyasi hak talep etmiş ve demokrasi ortaya çıkmıştır. Fakat modern döneme yaklaştığımızda demokrasinin şekil değiştirmeye başladığını ve aristokrasinin alaşağı edilmeye başlamasıyla yönetim sisteminin yanında yapılanması da tartışılır olmuştur. Buradaki tartışmalar şunlardır:

  1. Devlet çok güçlüdür ve bir kişinin elinde bu kadar güç olması kötüdür. Bu nedenle güç bir kişinin elinde olmamalı, dağıtılmalıdır (parlemento taraftarlığı).
  2. Güç parlementoda olsa dahi çok büyük ve fazladır, bu nedenle gücü daha fazla sınırlamalıyız (yasama-yürütme-yargı erklerinin ayrımı).
  3. Devlet gücü birey karşısında çok büyüktür, bu nedenle devletin gücü belli sınırlara çekilmelidir.
  4. Gücün esas sahibi devlet değil devlet toprağında yaşayanlardır, bu nedenle devlet, üzerinde egemenlik iddia ettiği insanları yok sayamaz, azımsayamaz.

Görüldüğü üzere modern demokrasiler kurulurken ana amaç kraldan alınan gücün farklı ellere verilmesi, güç sahiplerinin birbirlerini denetlemesi, bu arada gücün esas sahibinin de güç sahiplerini denetlemesiydi. 17. asrın ikinci yarısında yaşamış John Locke, özetle düzgün olmayan devletin kanunlarına uymamanın bir hak olduğunu, bu devleti (bakınız hükümeti değil, devleti) alaşağı edip yenisini kurmanın hak olduğunu, belki görev olduğunu yazmıştır.

John Locke bir İngilizdir, yani modern demokrasinin şekillendiği topraklarda doğmuş ve bu şekillenişte rol almıştır. Etkisi yalnızca İngiltere’de değil Avrupa’da ve okyanusun diğer yakasında da görülür bir isimdir. Bu nedenle kendisinin bu argümanı önemlidir ve tekrara değer: Devletin kanunlarına uymama ve devleti alaşağı etme kişilerin hakkıdır, yeter ki o devlet düzgün işlemesin.

Locke bu argümanını sunarken aklında olan halkı sürekli sokaklara çağırmak değil devlet erkini ele geçirenlere, tabiri caizse, “böbürlenme başbakanım, senden büyük halk var” demekti ve Kibar Feyzo’daki şu sahneyi anlatmaktı: Aklınızı başınıza devşirin kardaşlar. El birliği edersek ağa bir b.k diyemez.


Locke ve benzeri isimler (örneğin Rousseau, Mill, Kant, Voltaire) Avrupa’da bir devlet kültürü oluşturdular. Bu kültür özetle şu oldu: Hükümetler gelip geçicidir fakat devlet kalıcıdır. Bu nedenle hükümetlerin eylemleri o şekilde sınırlandırılmalıdır ve yönlendirilmelidir ki günlük şahsi çıkar veya grup çıkarları için devlet uzun vadede zarar görmesin.

Bu nasıl sağlanabilirdi? Buna cevap olarak Batı Avrupa’da ve Amerika’da üçlü güçler ayrılığı (yasama-yürütme-yargı) getirildi, yasamayı da denetlemek üzere çift meclisli yasama uygulandı. Aşağıdaki şekilde mavi renkli ülkeler iki, turuncu renkli ülkeler tek meclisli ülkelerdir1:

Görüldüğü üzere neredeyse bütün gelişmiş ülkelerde ikili meclis bulunmaktadır (istisna olarak yalnızca Kuzey Avrupa ülkeleri bulunmaktadır). İkili meclis yasamanın denetlenmesini, Rusya veya Hindistan gibi örneklerden göreceğimiz üzere, mutlak olarak sağlamaz fakat demokrasiye şüpheci bakan pek çok düşünürün kaygılarını azaltır: Mecliste gücü eline geçirenler yasama gücünü kötüye kullanırlarsa devlet uzun vadeli faydalardan vazgeçip uzun vadede zararlı işler yapacaktır. Bu nasıl engellenmelidir2?

Tek veya çift meclisli olması önemsiz olmak üzere insani gelişmişliğin yeterli seviyede olmadığı ülkelere baktığımızda bunların tümü değilse çoğunun şu sorunlarının bulunduğunu görürüz:

  • Devletler plansızdır, kişiliksizdir, kimliksizdir. Kimlikli olanlarsa ya imparatorluk mirası altında ezilmiş ve ulus-devletliğe geçememiş, ya da kolonyel geçmişin üstesinden gelememişlerdir. Kimliksiz olanlara Brezilya ve Şili, imparatorluk mazisinden kurtulamayanlara Türkiye ve Rusya, kolonyel geçmişin mirasından kurtulamayanlaraysa Hindistan ve Filipinler gösterilebilir.
  • Devletler hükümetlerden değil hükümetler devletlerden büyüktür. Yani kısa vadeli çıkarlar, uzun vadeli kazançlara tercih edilir. Bu ülkelerde (radikal) hükümet değişiklikleri hemen her zaman ekonomik krizler zamanında gerçekleşir. Ünlü tabirimizle “krizle gelen krizle gider”.
  • Ekonomiler zayıftır, şehirleşme doğru gerçekleşmemiştir, kültür üretimi zayıftır ve şehirliler kasabalılıktan kurtulamamışlardır.
  • Kantçı değil faydacı ahlak güdülür. Görev ahlakı yoktur veya çok zayıftır.

Listeye başka maddeler de eklenebilirse de akademik sınırda durarak “necessary and sufficient conditions”, yani gerekli ve yeterli şartları bu kadarla da sınırlayabiliriz zira bu dört madde konuyu açıklamak için yeterlidir.


Demokrasinin işler olabilmesi için önce devletin devletliğini hatırlaması gerektiğini, bunun için de toplumsal bir dönüşüm yaşamak zorundayız. Aksi takdirde, tarihimizin gösterdiği üzere, değişen her hükümet yalnızca kendi gününü kurtarmaya çalışacak, ülke de bu arada yalpalamaya devam edecektir. “Amerika’nın 100 yıllık planları vardır” diyebilen komplo teorisyeni milyonlarca vatandaşımız var ve bunlar, uzun süreli planların yapılabileceğini ve uygulanabileceğini biliyorlar. İnsanlarımıza Kantçı ahlakı öğretip uygulatmaya başlayabildiğimizde gerekli dönüşümler çok hızlı olacak, ülkemiz de her alanda gelişecek ve ilerleyecektir.

  1. Şekil Wikipedia’dan alınmıştır.
  2. Türkiye’nin 1961 anayasası ile iki meclisli yapıyı kurduğunu fakat 1980 darbesinden sonra tekrar tek meclisli yapıya döndüğümüzü de not etmiş olalım.
Close Menu