İki bilgiyle başlayalım.

  1. Kurtuluş Savaşı’nın beş paşası var. Bunlar Mustafa Kemal (Atatürk), Kazım (Karabekir), Ali Fuat (Cebesoy), Refet (Bele), ve Rauf (Orbay) paşalardır.
  2. Yusuf Akçura, döneminin de ruhunu yansıtan Üç Tarz-ı Siyaset isimli kitabında, 20. asrın hemen başında Osmanlı’nın önünde üç siyaset bulunduğunu söyler: Türkçülük, İslamcılık, Osmanlıcılık.

Akçura’nın sunduğu üç tarzın da genel özeti şudur:

  • Türkçülük: Daha ziyade Turancılık fikrini yansıtan bu siyasette Akçura, Balkanlardan Yakut’a bir Türk birliğinden bahseder.
  • İslamcılık: Bu siyaset, müslümanların başı ve hamisi olma amacı taşır.
  • Osmanlıcılık: 1839’da başlayıp 1876’yla devam eden siyasetin sürdürülmesi ve bir nevi tanzimatın gerçekten hayat bulmasıdır (kitap hakkında daha geniş bilgiyi burada bulabilirsiniz).

Bugünden baktığımızda şunu kolayca görürüz: Akçura’nın aklındaki, imparatorluğun devamıdır. Asrın başında Osmanlı henüz Balkanlarda, Hicaz’da, Levant’ta, Irak’ta ve Suriye’de bulunmaktadır. Yani devlet çökmekte olsa da hala ortada bir imparatorluk (i.e. çok milletli bir yapı) vardır. Dönemin münevveri, bu durumun daha da süreceğinde hemfikirdir. Halbuki çok değil 25 sene önce, 93 Harbinde Balkanlarda “yatıştırılan” tehlikenin tekrar etmemesi için bir sebep yoktu örneğin. Arnavutluk sadece Ortodoks ve Slav olan Rusya’nın yanında savaşa girmemişti diye Arnavutluk hep elde kalası değildi. Veya Rusları büyük abi olarak gören Ermeniler unutulmamalıydı. Koskoca Kars çıkmıştı elden, bırakılacak mıydı?

Tarih şu yönden her zaman kötüdür: İleriden geçmişe bakmak kolayken bugünden yarına bakmak zordur. Tarihi okurken ileri bakmayı öğrenmedikçe “Osmanlı ne güzeldi” diyenler de, ne dediğini bilmeden “Atam Atam, sen kalk da ben yatam” diyenler de bitmeyecek zira geçmişe bakıp görmek istediklerini görecekler.


Tüm bu hengamenin içinde pek az kişi Akçura’nın özetlediği fikirleri aşabildi. Örneğin Akçura Türkçülük siyasetinin sorunlarından bahsederken Rusya yönetimi altındaki Türkleri Osmanlı’nın etkilemeye çalışması durumunda Rusya’yı kızdıracağını söyler. Yani kahir ekseriyet sorunların farkında değil değildi fakat statükoyu/müesses nizamı/halihazırdaki durumu koruyup bunun üzerinden hareket etmeyi istiyordu. Azınlıktakilerse bunu da değiştirmek istiyordu.

Gayrı-Türk tebada milliyetçilik fikri Türk tebaya kıyasla hem daha derindi, hem daha mantıklıydı. Örneğin Balkan Savaşları sırasında Yunan ordusu “Makedonya’ya mı girelim Batı Trakya’ya mı” diye soruyordu biz Bosna için Rumeli’yi terk ederken. Makedonya Slavlaşmıştı, Trakya’da ise daha fazla Yunan vardı. Biz ise ağzımızın içindeki Rumeli’yi, olanca Türk’ün yerleşik olduğu Rumeli’yi dahi Bulgar’a bırakıyorduk Bosna-Sırbistan için.

Sorun sadece siyasi ve askeri değildi. Afrika kabileleri misal, imparatorluğun sonunu getiren milliyetçilikten haberdar olan Türkler en fazla bir avuçtu. Öyle ki Türklüğünden utanan Türk de vardı, Türk olduğunu bilmeyen Türk de. En fenası belki, Türk değil Müselmanız biz diyenlerdi – ki bugün ülkeyi ne hale getirdikleri ortada.


Atatürk neden sadece büyük değil çok büyük, belki en büyüktür? Çünkü iki şeyi çok başarılı bir şekilde yapar. Önce içinde bulunduğu durumu çok iyi analiz eder. İslamcı taife içinde bir grup vardır, “Atatürk iyi askerdir ama siyasetçiliği eh iştedir” minvalli laflar ederler. Bunun sebebi basittir: Atatürk’ün siyasetçiliği, İslamcı siyasetin sadece aksi değil aynı zamanda antidotudur.

Bu bize ikinci başarılı olduğu şeyi gösterir: Atatürk çok iyi bir stratejisttir. Strateji, analiz üzerinden “ne olmalı” sorusuna, ideale giden yolda en doğru eylemi ve söylemi belirleme işidir (strateji ve analiz konularını irdeleyen bu yazıya, hatta analizin nasıl yapılmayacağını anlatan bu yazıya da bu vesileyle bakabilirsiniz). Atatürk’ün muhteşem bir gözü vardı ve çok iyi analizler yapıyordu. İdealleri vardı, ne olmalı sorusuna cevap verebiliyordu. Analiz ile ideal arasındaki yolun taşlarını da strateji ile çok iyi döşeyebiliyordu.

Nüfusuna oranla münevveri az kalmış olan Osmanlı’da en gelişmiş kişiler hep askerlerdi zira hem ilk “Batılılaşan” kurum harbiyeydi, hem de aldıkları eğitim, AKP eliyle mahvedilene dek, çağının ilerisinde değildiyse bile mutlaka ülke eğitiminin çok ilerisindeydi. Türkiye yalnızca silah kullanabilme ve askeri taktikler geliştirebilme yetileri nedeniyle askerlerce kurulmadı, bununla beraber ülkedeki en kalifiye insanlar oldukları için askerlerce kuruldu. Yani, Prusya için söylenen söz aslında Türkiye için de, bir süre, doğruydu: Ordusu olan ülke değil ülkesi olan ordu.

Gel gelelim Ali Fuat veya Kazım gibi savaşın beş paşasının belki diğer tümünün de gösterdiği üzere her ne kadar ülkenin bilgi yönünden en gelişmişleri, olanca vatanseverlikleri içinde, kimi şeyleri atlayabildi. Bu, onların kötü olması demek değil. Bu, Atatürk’ün, Şevket Süreyya’nın muhteşem tanımlamasıyla, Tek Adam olması demek.

Atatürk, harbiye tedrisatını dehasıyla birleştirip çağdaşlarının üzerine çıkmış bir isim. Aşırı derecede pragmatist ve gerçekçi. Gerçek bir satranç oyuncusu gibi her hareketi planlı ve bir hedefe yönelik. Yeni nesil daha da genç yaşta nasiplensin diyerek Avrupa’da ve Amerika’da okuttuğu çocukların lisede ders vermesini istemek ne demektir? Bunu biraz anladığımız gün Atatürk’ü anlamaya bir adım daha yaklaşacağız.


Atatürk’ün ideali basitti: Muasır medeniyetler seviyesine çıkmak. O seviyeydi ki ülkede mürekkep yalamış herkesin idealiydi – İslamcı Akif’ten Türkçü Gökalp’e dek. Yollar çeşit çeşitti. Atatürk, bunların içinde gerçekleştirilebilir olanı aradı ve buldu.

Atatürk’ün yaptıklarından yapmaya çalıştıklarını aradığımızda şunu buluruz: Kültürel ve politik gelişimi sağlayacak bir aristokrasi ve ülkeyi zenginleştirip aristokratlaşmaya çalışacak bir burjuvazi kurmak, bu arada bir kulturkampf yapmak, sonunda ülkenin makus tahilinin – ki talih değil tarihtir sorun, bunun Atatürk de bilincindedir – ilanihaye değişmesi.

Bunun gerçekleşmesi için kimi adımlar 100 sene önce atılmaya başlanmıştı. 1839’da Tanzimat ile başlayan yolculuk, uzun ve zamanlaması pek kötü bir Abdülhamit yönetimiyle yer yer sekteye uğrasa ve özellikle Balkan Savaşları ile ülkede moral sıfırlansa da sürmekteydi. Atatürk’ün harf veya şapka “devrimleri” bunun bir uzantısından fazlası değildi – ki Atatürk bunları hiçbir zaman devrim olarak nitelendirmedi. Sadece bir şeyi devrim olarak andı: Cumhuriyetin ilanı. Zira biliyordu ki cumhuriyet yoksa atılan ve atılacak tüm adımlar eksik kalacak, sadece oligarşi el değiştirmiş olacaktı. Çok partili sisteme geçmek istemesi boşuna değildi – tıpkı bu denemelerin cumhuriyete zarar vereceğini gördüğünde tek adamlığa dönüp çok partili sistemin cumhuriyete zarar vermeyeceği günü beklemesi gibi.

Atatürk’ün tek devrimi cumhuriyettir. Ve bu devrim öyle büyüktür ki O’nun neden çağdaşlarının ötesine olduğunu da gösterir; asırların, hatta belki bin yılların getirdiği az sayıda büyük insandan biri olduğunu da. Atatürk, bir milletin asırlardır kötü giden kaderini önce komutanlığıyla tersine çevirmiş, sonra dehasıyla öyle güzel hale sokmuştur ki gerek sözde takipçileri, gerek bildiğimiz düşmanları onca sene olanca güçleriyle saldırsa da inşa etmeye uğraştığı ve ömrü vefa etmediğinden yarı yolda kendisi olmadan devam etmek zorunda kalan ideali, parça pincik de olsa, bugüne bir şekilde ulaşmıştır.


28 Ekim günü pek çok kişinin ünlü “efendiler! Yarın cumhuriyeti ilan edeceğiz” sözünü paylaştığını gördüm. Bir yandan sevindim – inatla Atatürkçü olmaya devam edenler benim için her zaman bir umut ışığı. Dİğer yandansa düşündüm: Cumhuriyet, en iyi ihtimalle 2017 referandumuyla beraber ortadan kalktı – ki esas yok edilişi bundan neredeyse 10 yıl öncesine denk geliyor.

Bugün, bir kesim kendi 29 Ekim’ini, yani 15 Temmuz denen garabeti “kutlayacak”. Bir kesimse cumhuriyeti. Böyle bir günü dahi bölmek ve ayrıştırmak için kullanan bir zihniyetle karşı karşıya olmamız bir yana, durumun vahameti esasında cumhuriyetçilerin, cumhuriyetin yok olduğunu görmemesinde.

Atatürk “nedir bu laiklik” diye sorulduğunda “adam olmaktır” demişse de laiklik bir parçadır, parçaların bütünü cumhuriyettedir. Başka bir deyişle cumhuriyet adam olmaktır. Devletin bir grup insan için var olmamasıdır, insanların dışlanmamasıdır, hukukun birileri için çalışmamasıdır, paraların bir grubun cebine akıtılmak üzere basılmaması veya edinilmemesidir. Cumhuriyet; hepsi köy çocuğu olan Mardinli Aziz Sancar’ın, Sivaslı Aşık Veysel’in, Osmaniyeli Yaşar Kemal’in, Ispartalı Süleyman Demirel’in… köylerinde çürüyüp gitmemelerinin biricik sebebidir. Cumhuriyet ile kişi insan olur, hukuki ve politik bir kimlik kazanır, saygıya layık olur. Yarı enteller demokrasi ile cumhuriyetin farkını anlamamaya devam ettikçe ve cumhuriyeti kenara atıp “demokrasi de demokrasi” dedikçe de* cumhuriyet seneler boyunca azalır, azalır, sonunda cumhuriyet düşmanları gelir onu yıkar. Kişiler artık saygıya layık olmaz, birey olmaz, eşit olmaz. Ancak ağanın kulları olur. Bugünkü durum da, ne yazık ki, budur.


Ben, cumhuriyet bayramınızı kutlayamıyorum zira ortada bir cumhuriyet, ne yazık ki, yok. Bir gün cumhuriyet tekrar inşa edildiğinde ise en coşkuyla bunu kutlayanlardan biri olacağımdan emin olabilirsiniz. Bu yüzden bu yazıyı şu şekilde sonlandırayım:

Atatürk gerçek bir dehaydı. Gerçek bir analistti. Gerçek bir stratejistti. Gerçekçiydi, gerçek biriydi ve bir hayal olmadığından, gerçek olduğundan aramızdan erkenden ayrıldı gitti.

O’nun yaptığı iş zordu. Çok zordu. Harbiye tedrisatından geçmişlerin dahi anlamadığı işleri yaptı ve bir ülke bıraktı. Bu ülkenin kurumları organize kötülük elinden çökmüş olsa da öyle bir miras bıraktı ki arkasında, takipçilerinin işi Atatürk’e kıyasla çok, hem de çok kolay. Fakat takipçileri, 28 Ekim’de “yarın cumhuriyeti ilan ediyoruz”, 29 Ekim’de “cumhuriyet bayramı kutlu olsun”dan öteye geçemedi. Bunun ötesine geçilebildiği an bir aydınlanma yaşanacak ve hem Atatürk’ün mirasına sahip çıkılacak, hem tekrar cumhuriyet kurulabilecek.

Bu nasıl yapılır sorusunun cevabını sitede de, başka yerlerde de dolaylı olarak defalarca verdim. Bu yazıyı şimdilik bu şekilde sonlandırayım, gerek olursa bu cevabı da daha sonra bir daha vereyim.

Close Menu