Altı Üstü Bir Primat

Seçim gününe girdiğimiz şu saatlerde seçimden farklı bir konudan bahsetmek istedim. Konumuz insan. Tam olarak nereye bağlayacağımı bilmediğim bu yazıyı biraz bilindik bir sözle açmak ve onu desteklemek için yazıyorum.

Aşağıda iki fotoğraf paylaşacağım. Bu fotoğrafların çekildiği yerin enteresan hikayesini kısaca anmak istiyorum. İngilizce Swayambhunath olarak isimlendirilen bu yer, Nepal’deki ikinci en önemli Budist tapınağı. Rivayete göre vakti zamanında bu tapınağın olduğu yerde devasa bir göl vardı. Sonra o gölden bir lotus çiçeği (nilüfer) doğdu. Buraya gelen Manjusri, Buda olma yolunda sona yaklaşmış ve bilgeliğin ve öğrenmenin simgesi diyebileceğimiz kişi, buradaki tepeyi oluşturdu. Sonra saçını kısa tutması gerekirken uzattı ve kafasına bitler doluştu. Sonradan başındaki bitler de maymunlar halini aldılar.

İnsan aklının yaratıcılığı ne kadar geniş ve derin!

Fotoğrafta bir maymun ailesi görüyoruz. Sağdaki maymun, büyük ihtimalle, ailenin bireyi değil zira çekirdek ailede, bildiğim kadarıyla, büyümüş çocuklar aileden kendi ailelerini kurmaları için “atılıyor” (tabi sonrasında yok sayılmıyor. Örneğin bonobolarda aile bizdeki gibi, hatta bizdekinden daha fazla kutsal bir mefhum). En soldaki maymun baba, kucağında ise çocuğu var. Altta uzanansa anne. Akşamüstü çekilen bu fotoğraftan önceki sürede gördüğüm kadarıyla koşturmaktan bezmiş ve dinlenmekte olan bir kadın.

Bu fotoğrafta başka bir aile görüyoruz. Ufaklık kendi ayağıyla oynarken anne, babanın bitini piresini ayıklıyor, ona ilgisini gösteriyor, onunla sözsüz, bedenle iletişim kuruyor.


İnsanlar ve diğer primatlar arasındaki fark olsun olsun bir elif kadar. o kadar benzeriz ki maymunlarla, gorillerle, babunlarla, bonobolarla, şempanzelerle… O kadar olur. Bizi “insan” yapan özelliklerimiz bizi bu benzerliklerimizi görmekten ve bu benzerliklere sahip çıkmak yerine elimizin tersiyle itmemize o kadar sebep olmuş ki kendimizi çok farklı, çok üstün, çok enteresan addeder olmuşuz. Halbuki o kadar maymunuz ki maymunları izledikçe kendimizi daha fazla görüyorum.

Örneğin temsiliyet diye bir şey bulmuşuz gruplarımız büyüdükçe. Maymunlar ise böyle bir şey bulmamış zira ne grupları o kadar büyümüş, ne de bizim gibi esasında ezik varlıklar. Doğalarında, esasında bizde de olduğu gibi, anarşistlik var ve emir almayı sevmiyorlar. Savaşıyorlar, kaybettiklerinde daha güçlü olabilecekleri bir yer arıyorlar. Bizim evrimimiz sürecinde kaybettiğimiz pek çok hisse ve bilgiye sahipler. Ortalama bir insanı ormana salsak üç gün belki yaşayabilecekken bunlar ne içeceklerini, ne yiyeceklerini, ne yönün ne tarafta olduğunu, nerenin güvenli veya güvensiz olduğunu… biliyorlar. Hayır, sadece orada yaşadıkları için değil. Biz de vaktinde bunları bilirken yerleşik hayata geçmişiz, avcı-toplayıcılığı unutmuşuz, hareketlerimizi otomatik bir hale sokmuşuz ve bunları unutmuşuz (bence) çok enteresan bir şekilde. Bunlarsa hala biliyor.

Bizdeki gibi seviniyorlar, üzülüyorlar, heyecan duyuyorlar, korkuyorlar. Ve bunların hepsini gösterebiliyorlar. Üstteki fotoğrafların yanına bir tane daha ekleyelim:

Yavrusu sırtında bir anne. Yavrular, benim gördüğüm ve anladığım kadarıyla, bayağı anneci. Babalarını da tanıyorlar ama anne bir başka. Bu sevgilerini de unutmuyorlar. Hatta o derece unutmuyorlar ki üstünden seneler de geçse yaşadıkları acıları hatırlayabiliyorlar.

Aşağıdaki videoya bakınız (9.09’dan sonrası):

Burada işaret dili öğretilmiş bir goril, Michael, bize annesinin öldürülüşünü anlatıyor: Gorilin eti sıkıştırıldı. Ağzım, dişim. Ağladım. Çok keskin bir ses, yüksek bir ses. Kötü, iğrenç, çirkin yüzler. Boğazını kestiler. Boynunda delik vardı.

Michael’ın kız arkadaşı, dünyanın belki en ünlü gorili, Koko, televizyonda kendisi gösterildiği zaman kendisini tanıyor – tıpkı aynada tanıdığı gibi. Başka goril gösterildiğindeyse onun başka olduğunu biliyor. 1000 işareti kullanabiliyor, 2000 kelimeyiyse anlıyor – ki ortalama bir insanın kelime haznesi de bunlardan çok da büyük değil.

Kibir şeytandandır dememize rağmen kendimizi o kadar farklı ve büyük görmüşüz ki İslam’da tüm varlıkların insanlar için yaratıldığını, Yahudilikteyse diğer tüm insanların Yahudilere hizmet için yaratıldığını dahi söyleyecek kadar aklımızı kaybedebilmişiz. Halbuki özümüzde tek farkımız gırtlağımızı ve parmaklarımızı daha farklı/etkin kullanabilmemiz. Yoksa direkt akrabamız olan bu hayvanlardan kendimizi pek de farklı görebilir olmazdık.

Tabi aramızda bir fark daha var: Biz kılsızız görece, onlarsa kıllı. Onu da pek güzel açıklamışlar zaten:


İnsana önü sonu bir primat olduğunu, biraz haddini bilmesi gerektiğini, geninin helalinden %80’inin pirinçle, muzla, karafatmayla, kayınla aynı olduğunu hatırlamamız ve hatırlatmamız gerekli. Yoksa önümüzdeki bilgisayara, yoldaki asfalta filan bakıp kendimizi büyük bir şey sanmaya devam edeceğiz ve sonuçları sadece küresel ısınmadan ve pek çok canlı soyunu daha kurutmamızdan fazlası olacak. Dünya çok güzel bir yer ve bizsiz de var olabilir – hatta bizsiz daha mutlu var olabilir. Dünyadaki yerimizi bilmemiz lazım biraz.

(Bu yazıda insansıların sosyal hayatlarından, liderlik algılarından, aile yapılarından… bahsetmeyi düşünüyordum ama 600 kelimeyi sadece giriş yapayım derken yazdığımı görünce hacmini görüp okumayı kesmeyi dileyenler olabilir diyerek bıraktım. Hoş, bunun okunacağı da soru işareti ya işte, yazmış bulundum bir kere)

Yorum Yapın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Site Footer