Ekim ayının ortası geldi. Elektrik, iki senede %70 zamlandı. Doğalgaz ise kendine ikinci sırada yer buldu ve %64 zamlandı. Benzin ve motorin zamlarını anmaya gerek dahi yok.

Pazar artık cep değil can yakıyor. Yazın meyve-sebze fiyatlarının düşmüş hali dahi alım gücünü zorlarken yazın bitmesi ve kışın gelmeye başlamasıyla gıda ihtiyacını karşılamak daha da zorlaşıyor.


Çok uzun ve derin analizlere gerek yok: AKP, on milyonlara yaptığı “sosyal yardımı” zenginden değil “orta” sınıftan aldığı paralarla sürdürdü. Ne zaman ki bu “orta” sınıf ülkede durmaktan vazgeçti, işler sarpa sarmaya başladı. Gerçi burada neden-sonuç ilişkisi iki yönlü: Memleket mahvoldukça “orta” sınıf kaçmaya baktı, onlar kaçtıkça da memleket daha kötü hale geldi.

Bir daha yineleyip devam edelim: AKP öyle bir enkaz bırakacak ki arkasında, dönemi devr-i sabık saymazsak düzeltmemiz belki üç dört kat zaman alacak – ki en az yirmi seneye ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Bu, içinde bulunduğumuz çağda, neredeyse üç nesil demek.


Benim iki sene önce beklentim 2018 kışına girerken, yani bu aylarda ortalığın bulanmasıydı. Rahip meselesi dendi, Amariga-dış güçler-içerideki işbirlikçiler dendi, Lira’nın %50 değer kaybının ardından “işler rayına oturdu” denilerek işin içinden sıyrılındı. Ben, bu nedenle, 2019 kışına revize ettim fikrimi.

Temel düşüncem şuydu: Ekonomi çok kötü durumda. Erdoğan, son seçimde son defa kimlik kartını oynayacak ve kazanacak. Fakat sonra kimlik de kendisini kurtarmayacak. Bu nedenle zaten parti politikası devlet politikası olmuş Türkiye’de düşman içeride aranacak, “dahili mihraklar” hedefe konulacak.

Sonrası? Acı.


Bu beklentim çıktı diyemiyorum fakat yanlış olduğunu da söylemek zor. Benim göz önüne almadığım iki etmen, tıpkı rahip meselesi gibi, bugünü şekillendirmekte fakat bunların ne kadar veya nereye kadar işe yarayacağı şüpheli:

Öncelikle İstanbul ve Ankara’nın AKP’den alınmasının getirdiği bir umut havası var ve ne organize, ne silahlı olan bu kesim hepten rehavet içinde. Battığımızı artık kundaktaki bebek bile biliyor. Sadece o bebek kadar dahi beyni olmayanlar, kimilerince naif bir şekilde beyni yıkanmış diye nitelenen gerçekten kafasının içi boşlar, bunu görmüyorlar. Ünlü sözdür: Gözünü kapatan kördür, gözü görmeyen değil. Ve karşımızda, ne yazık ki, bir körler ordusu var.

Bu ordu, Türkiye’nin onlarca yılının yok edilmesinin sebebi olan bir ordu. Ve görevlerini yapmaktan çekinmediler, çekinmiyorlar, bence çekinmeyecekler de. Nagehan denen bir zavallının “cumhuriyetten beri ilk defa ülkeyle barıştılar” diyerek nitelediği bu kitle, cumhuriyetin düşmanı olan bir kitleden başkası değil. Günün sonunda Almanların NAZİ’lere yaptığı bunlara yapılmazsa, yani “sıradan” insanın yüzüne ne kadar ahlaksız ve aşağılık davrandığı çarpılmazsa ülke ve millet düşmanı olduklarını anlamayacaklar da.

Konudan saptık, dönelim. İkinci göz ardı ettiğim konu yurtdışı (yani Suriye) operasyonu oldu. Fakat, beklediğim üzere, Erdoğan oradan da beklediği karşılığı bulamadı. Sınırı aşıp canlarını ortaya koyan askerler oradayken çıkıp “millet ittifakı dağılsın, gelin AKP’ye” demesi bize iki şeyi gösteriyor: Birincisi, Erdoğan’ın planının boşa düşmesi. İkincisi, Erdoğan’ın amacının “beka” veya “vatan” filan olmadığı.

Bu ikinci maddenin de iki ayağı var. Birincisi, operasyonun zamanlaması. Tarih boyunca savaşlar yaz aylarında yapılmış. Kış harekatları hep zorlu görülmüş, mecbur kalınmadıkça kışın savaşılmamış. Türkiye ikidir sonbaharda operasyon yapıyor. Halbuki PKK ile olan mücadelenin geçmişine bakınca operasyonların daha çok ilkbaharda yapıldığı görülüyor. Bu, Erdoğan ve şürekasının benim de bildiğim şeyi bildiklerini gösteriyor: “Sonbaharda bir şeyler yapmazsak kış çok ağır geçecek. Üstümüzden yükün birazını atacak bir yol bulalım”.

İkinci olarak Erdoğan, daha doğrusu O’nu yöneten ve/ya yönlendirenler, gözü hiçbir zaman doymayacak kimse(ler). Bu nedenle tek adamlığını uzatmak için gerekenleri yapmakta(lar). Erdoğan, 2007’de geçirdiği dönüşümle beraber, Türkiye’yi üç ihtimalli bir yola soktu. Bu ihtimallerin birisi ve en olası olanı, hiçbir şey olmamış ve hiçbir şey yapılmamış gibi tüm kötülüklerin sineye çekilmesi – ki bence en kötü olanı bu. İkincisi geride bir Türkiye bırakılmaması. Üçüncüsüyse geride kalanların, geçmiş kötülüklerle hesaplaşacak halinin dahi kalmaması.

Dördüncü yol, “barışçıl” değişim ve geçmişle hesaplaşma, olanak dışı zira mevzu “millet” vekili maaşı olunca bir araya gelenler, görüyoruz ki, zaten kol kolalar. Türkiye kendi haline bırakılmış durumda. Sokaktaki insan ya salak, ya bilinçsiz, ya örgütsüz1, ya korkak, ya beyinsiz.

Halbuki Locke, seneler önce, “devlet görevini yapmıyorsa o devleti yenisiyle değiştirmek her insanın ödevidir” diyordu. Türkiye tarihinde bu cümleyi kurup terörle ilişkilendirilmeyecek kimse var mı?

Bu yüzden demokrasi Anglo-Sakson ve türevlerinin yönetimidir diyoruz. Koyundan seçmen, seçmenden koyun olmaz. Bizde de seçmen yoksa koyun vardır.


Neler olacak? Ben artık tahmin edemiyorum. “Türkmen beyi”(!) Bahçevelli ortalarda yok. Hani kimilerinin “Erdoğan’ı öyle kafakola aldı ve Türkiye’yi düzelttirmek için öyle planları var ki o kadar olur” dediği Bahçeli, son “mesajında” Kılıştar’ın ne kadar kötü olduğunu söylemiş filan. Paramız pul olmuş, ısınma ve beslenme gibi iki temel ihtiyacımızı karşılayacak halimiz yok, hala sorun Kılıştar. Ekürisi ve büyük abisi Erdoğan da farklı değil. Kılıştar yönetti ekonomiyi senelerdir, ondan Kılıştar’dan soralım hesabını.

Başka bir zaman demiştim: Kılıçdaroğlu’nun şanssızlığı, olanca ahlaksızlığına rağmen bugünkülerle kıyaslayınca aziz gibi kalan Sülo gibi birilerinin olmaması karşısında.

Şöyle bir hikaye anlatayım, mesajı siz alın. Bir baba var. Sorsanız dindar ama aslında şerefsizin biri. Bir damat adayını beğenmiyor dini kendisinden çok bildiğinden, diğerini beğenmiyor kendisi kadar bilmediğinden. Sonunda birini beğeniyor, o da kendisi gibi ahlaksız.


Erdoğan’ın verdiği kimlik zayıflıyor. Kimlik zayıfladıkça daha fazla saldırganlaşıyorlar. Erdoğan sahnede daha az gözüküyor zira son ataklarını doğru zaman ve konuda yapmazsa sahneden indirilecek. Son “bırakın millet filan, gelin AKP’ye” demesi bu yüzden ama şunu kaçırdı: Konu ordu olunca hep bir araya gelen millet artık yok. Benim gazim/şehidim – senin gazin/şehidin ayrımını yaptığı günden sonra ordu üzerinden kendisi etrafında kimseyi bir araya getirebilir değil. İnsanlar, daha doğrusu muhalifler inatla Mehmet benimdir dese de Mehmet’i kullanıp atanlara karşı gözleri artık açık –

– en azından aklı hala yerinde olanların. Şerefsiz köpeklerin inatla sunmaya çalıştığı gibi “savaş zamanı muhaliflik olmaz” diye bir şey yok. Mehmet’e muhalefet ayrı, Erdoğan’a ayrı. Bu ayrımı kendileri yarattı – herkesin yanında dur(a)madaığı orduyu da kendileri yarattı.

Yoksa siz hala Kuleli’yi kapatanların askeri kendisi için bir araçtan fazlası gibi görebileceğini mi düşünüyorsunuz?


Erdoğan bir kahramanlık hikayesi çıkarsa dahi işi zor. Yani o kadar çocuğu ateşe atan birinin en büyük planı “şuralarda bir parça toprak tutarsak ev filan yaparız, bizim müteahhitler biraz daha zengin olur” olması, bu yetmezmiş gibi üstüne “bakın bana laf etmeyin salarım Suriyelileri üstünüze ha” demekten başka elinde bir şey bulunmaması… Biri kötülük, diğeri acziyet olmak üzere iki kötünün kötüsü.


Sahi, biz bu Suriyelilere ne kadar para harcadık? En son 40 milyar diye bir şey duyduk – ki bu da aşağıdaki tweet’teki düşünceyi doğrular bir veri:

Kendi halkı hastanelerde daha rezil hallere düşerken, parasız ameliyata giremezken, ilaç sıkıntıları baş göstermişken, işini biraz bilen doktorlar Almanca-İngilizce kurslarını doldurmuşken… Sadece sağlıktaki harcamanın resmi şu:

Ve bu durumu destekleyen “milliyetçilerimiz” var. Boşuna Türk en yazık millet demedim vaktinde.


Bu kış, ve daha pek çok kış, çok zor geçecek. Elinde üç kuruşu olanın parasını dahi kendi yandaşına akıtıp bir şekilde sadakatlerini satın almak isteyen bir hükümet ve buna doğrudan veya dolaylı destek olan beyinsizler var oldukça da Erdoğan gitse başka biri gelecek ve Türkiye Afganistanlaşma yolunda sağlam adımlarla ilerleyecek.


Son not olsun. İstanbul açıklarında 5.8 oldu, insanlar deprem diye bir şeyin varlığını hatırladı. Ben senelerdir bağırıyorum, sesimi duyan olmuyor. Sesimi duyan umursamıyor veya ciddiye almıyor. İstanbul yıkılırsa ardından geleceklere hazır olmadığımızı gösteren 2015 anketi hala orada duruyor. Kendi canı için bir çanta hazırlamayan, olur da binadan sağlam çıkarsa eşiyle dostuyla nerede buluşacağını ayarlamamış, aklındaki plan “herkes ölür ama ben ölmem, sonra o karmaşada yurt dışına kaçarım” olan insanların iyiliğini düşünerek ben mi salaklık yapıyorum acaba?

  1. Bu kelimenin terörle ilişkilendirilmiş olması ve örgüt deyince hepimizin korkması da Türkiye’de neden sivil toplumun olmadığının temel nişanesidir.
Close Menu